08 Şubat 2010 Pazartesi

The Leopard


Yönetmen: Luchino Visconti
İtalya, 1963



1860’ların Sicilya’sından başlayarak İtalya’nın dönüşüm sürecine ayna tutan “Il Gattopardo”, yönetmen Luchino Visconti’nin aile geleneklerinden, yaşam deneyimlerinden ve toplumsal değişim üzerine düşüncelerinden beslenir. Hem dış hem de iç mekânı muazzam bir titizlikle kullanan yönetmen, merkezine aldığı Prens Salina’nın (Burt Lancaster) ailesindeki değişimle başta Sicilya olmak üzere İtalya’nın değişimini de incelikli bir dille yansıtmayı başarır.

Köklü bir saltanat geleneğinin son varisi olan Prens Salina sahip olduğu geniş topraklarla birlikte o topraklar üzerinde yaşayan insanlar üzerinde de oldukça önemli bir nüfuza sahiptir. Fakat orta sınıf gün geçtikçe nüfuzunu arttırmaya başlar. Garibaldi’nin reform hareketi bir değişimi kaçınılmaz kılarken, tüccar sınıfı da yeni düzenin en önemli zümresi hâline gelir. Monarşiden demokrasiye doğru bir değişim yaşanırken, bir yandan da Prens Salina’nın ailesinde de bir değişim yaşanmaktadır. Prens Salina çok sevdiği yeğeni Tancredi (Alain Delon)’yi Sicilya’nın en önemli tüccarı olan Don Calogero’nun kızı Angelica (Claudia Cardinale)’yla evlendirmektedir. Toplumsal değişimin bireysel değişimle birleştiği ve eski aristokrat geleneklerinin yeniden canlandırıldığı filmde, Visconti toplumsal değişim üzerine düşüncelerini de hikâyeden kopmadan vermeyi başarır.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

05 Şubat 2010 Cuma

Rocco and His Brothers


Yönetmen: Luchino Visconti,
İtalya, 1960


Giovanni Testori’nin romanının bir bölümünden uyarlanan “Rocco e i Suoi Fratelli (Rocco ve Kardeşleri)”, Luchino Visconti’nin bireysel ve toplumsal değişimi örtüştürdüğü, İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile melodramı birleştirdiği, filmografisinin en değerli filmlerindendir. Hikâye, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni yeni toparlanmaya başlayan İtalya’da geçer. Filmde, İtalya’nın güneyindeki fakir köylerden birinden Milano’ya göç eden Parondi ailesinin değişimi anlatılır. Çocuklarının daha iyi bir yaşam sürmesi için ailesini İtalya’nın parlayan şehri Milano’ya getiren anne bir süre sonra çocuklarının farklı yönlere gitmesine ve ailesinin dağılmasına tanıklık eder.

Visconti filmde her karaktere bir bölüm ayırarak Parondi ailesinin fertlerinin gelişimini bütünlüklü bir şekilde beyazperdeye taşır. Toplumsal değişim yaşanırken bireyler de bu değişimden etkilenir. Ailenin her bir ferdi kendi yolunu çizer ve büyük şehir Parondi ailesini de yavaş yavaş sindirmeye başlar. Parondi ailesinin fakirlikten başlayarak orta sınıf olmaya doğru uzanan yolculuğunda Visconti toplumsal değişimin bireyler üzerindeki etkilerini de gösterme fırsatı yakalar. İtalyan Yeni Gerçekçiliği estetiğinde, melodrama çalan hikâyeler anlatırken, bir yandan da proletaryanın yaşam mücadelesini ve hayata tutunma çabasını dokunaklı bir anlatımla ekrana yansıtır.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

03 Şubat 2010 Çarşamba

Le Notti Bianche


Yönetmen: Luchino Visconti
İtalya, 1957



Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki hayalperest gencini, Visconti’nin uyarlamasında, yönetmenin sinema dünyasına armağan ettiği en büyük oyuncu olan Marcello Mastroianni tüm derinliğiyle ekrana serer. St. Petersburg’da güneşin batmadığı dört geceyi konu alan “Beyaz Geceler”, Visconti’nin elinde yerini 50’ler Venedik’inin benzeri köprüler, ara sokaklar, köhne eğlence yerleri, serseriler, fakirler ile dolu karamsar, belirsiz ve gerçekçi bir atmosfere bırakır. Bu minvalde Dostoyevski’nin erken dönemde kaleme aldığı “romantik” sayılabilecek eserine Yeni Gerçekçi akımın çerçevesini geçirmiştir. Bir gece sokaklarda tek başına oradan oraya dolaşan mutlak yalnız ve utangaç Mario, bir köprüde nehire doğru ağlayan Natalia (Maria Schell) ile tanışıp âşık olur. Dört gün boyunca Natalia, bir yıl sonra döneceğini söyleyip kendisini terk eden sevgilisine duyduğu özlemi ve bekleyişi, Mario da genç kıza duyduğu aşk ve bir başınalık hâlini dorukta yaşar. Son gecede kar yağar, yürekler temizlenip silkelenir, götürüldükleri yere giderler.

Visconti’nin filmde Dostoyevski’nin öyküsüyle örtüştürmeyi başardığı en değerli nokta belki de “insan sevgisi”dir. “Le Notti Bianche”ta yeni bir insan tanımaya beslenen önlenemez içgüdü bulduğu farklı çatlaklardan süzülerek insan yüreğinden fışkırır. Eve bağlanmış bir genç kız yanıbaşında olmasına rağmen bir türlü yaklaşamadığı adamın hayatına bir yolunu bulup sızar. Yapayalnız bir adam ise hayatı boyunca, onu tek başına ölmekten kurtaracak kişiyi arar. Visconti bu arayışa dair fikrini filmin başında açtığı parantezleri, filmin sonunda farklı noktalarda kapatarak ortaya koyar. Sabri Gürses’in Beyaz Geceler çevirisinin önsözünde sorduğu soru kitabı olduğu kadar filmi de özetler: “Bir an için bile olsa kendi mutluluğumuzu bulmaya ya da en azından başkasının mutluluğuna tanık olmaya çabalamakla geçmiyor mu ömrümüz?”


Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

01 Şubat 2010 Pazartesi

La Terra Trema


Yönetmen: Luchino Visconti
İtalya, 1948



Luchino Visconti, “La Terra Trema (Yer Sarsılıyor)”da tamamen bir belgesele evrilip çoğu seyirci için sıkıcılaşabilecek sınırlı bir konuyu biçimde yakaladığı müthiş estetikle toplumcu bir öyküye çeviriyor. İtalya’nın güneyinde Sicilyalı balıkçıların uğradığı sömürü, çizmenin kıyılarından taşıp yoksulluklarından istifade edilen tüm işçilerin hikâyelerine koşutlanabilecek cinsten. Film, toptancılar tarafından içinde yaşamak zorunda bırakıldığı ağır koşullardan bireysel çabalarıyla kurtulmaya çalışan bir balıkçı ailesinin çırpınışları ekseninde yöre halkının yaşamını anlatıyor. Kendisine ait olacak bir tekne hayalini gerçekleştiren Ntoni’nin fırtınada teknesini kaybetmesi üzerine kendisi ve yakınlarının düştükleri durumlar gerçekçi bir üslupla çiziliyor. Yoksulluk, fahişelik ve alkoliklik gibi evrensel sıkıntılar bireysel problemler olmaktan çıkıp sosyal yapının dayattığı kader hâlini alıyorlar. Balıkçıların emeğinden çalan tüccarlarda bu kader mevzusu eğlence ve varlıklılık yönünde konumlanıyor.

3 saate yaklaşan süresiyle oldukça uzun bir film olan “Yer Sarsılıyor”, Visconti’nin kafasında bir üçlemenin ilk filmi olarak zuhur etmiş olsa da bu düşünce sonradan rafa kalkmış. Çekimi sırasında maddi sıkıntıların baş gösterdiği filmin bütçesinin bir kısmını İtalyan Komünist Partisi karşılamış. Filmin oyuncu kadrosunun tamamı ise yöredeki Sicilyalı halktan oluşmakta. Öyle ki, filmdeki ağır güney diyalekti yüzünden sonradan İtalyanca dublaja gerek duyulmuş. Nihayetinde Visconti’nin insan haklarından yola çıkarak masaya yatırdığı işveren-işçi gerilimi, mutlu sonun olmadığı bir körfezdeki dalgalara karşı verilen mücadeyle cisimleşip günümüze kalmış.


Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

30 Ocak 2010 Cumartesi

Ossessione

Yönetmen: Luchino Visconti
İtalya, 1943



“Ossessione”nin hikâyesi daha sonra 1946 ve 1981 yıllarında iki defa daha sinemaya uyarlanacak olan The Postman Always Rings Twice romanına paralel bir şekilde ilerler. Yakışıklı serseri Gino Costa'nın yolu bir gün yaşlı ve çirkin Bragana'nın genç ve güzel karısı Giovanna ile birlikte işlettikleri kafelerine düşer. Beş parasız Gino yediği yemeğin borcunu ufak tefek tamir işleri yaparak öder. Tamirat işlerinin uzaması sonucu misafirliği de uzayan Gino'nun Giovanna ile yakınlaşması ölümcül bir planı da beraberinde getirecektir...

“Ossessione” belki de sinema tarihinin en talihsiz filmidir. İki nedenden dolayı: Birincisi, filmin faşizm karşıtı alt metni 1940'lı yıllar İtalya'sında faşist iktidarı kızdıracak ve film gösterime çıkar çıkmaz yasaklanarak tüm negatifleri yakılacaktır (Visconti'nin saklamayı başardığı tek bir kopya hariç). İkincisi, senaryosu James M. Cain'in The Postman Always Rings Twice romanından çalıntı olan film, Cain'in hışmına uğrayarak Amerika'da yıllar boyu gösterilemeyecek, 1943 yapımı filmin Amerika prömiyeri ancak 1976 yılında gerçekleşecektir. Böylece, aslında İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı'nın ilk eseri olarak sinema tarihinde çok daha özel bir yer işgal etmesi gereken film kendi ülkesinde sekiz, Amerika'da otuz üç yıl sonra gün yüzüne çıkabildiği için, sahip olması gereken ünvan kaynaklarda genellikle Roberto Rossellini'nin “Roma, Città Aperta”sı ile birlikte telaffuz edilmektedir.


Latif Güven
bob.leflambeur@mynet.com

28 Ocak 2010 Perşembe

Luchino Visconti



Aristokrat, Marksist, direniş hareketinin anti faşist militanı: Luchino Visconti.

Milano’nun en zengin aristokrat ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelen Luchino Visconti, faşizmin yükselişinden sonra Marksist olmayı seçer. Filmlerinde sık sık proletaryanın yaşama tutunma çabalarını anlatan yönetmen, sık sık toplumsal değişimi ve değişimin dinamiklerini de ekrana yansıtır. Bireysel olan ile toplumsal olanı hem estetik kaygılarla hem de melodrama yakın bir anlatım tarzıyla birleştiren yönetmen, bu sayede İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Hollywood sineması arasında da bir köprü kurar.

Aristokratların olduğu İtalya’nın kuzeyinde, varlıklı ve soylu Visconti ailesinin huzursuz çocuğu Luchino daha on sekizindeyken Cenova’ya, süvari okuluna gider. Askerlikten sonra birkaç yıl babasının çiftliğinde at yetiştiriciliği yapan Visconti 30 yaşına geldiğinde Paris’e geçer. Burada, Jean Renoir’in yanında üçüncü yönetmen yardımcısı olarak sinemaya ilk adımını atar. Ama Visconti’nin esas başarılı olduğu yer kostüm tasarımıdır. Daha sonra çeşitli oyun dekorları hazırlar, senaryo yazar ve Cinema dergisinde redaktör olarak çalışır. Bu sayede kendine bir çevre yapan Visconti, çıkışını ise sansürlenen ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin öncülü olarak kabul edilen 1942 yapımlı “Ossessione” ile yapar.

Savaşın Küllerinden Yeni Bir Akım Doğuyor…

1942 yılında çekilmesine rağmen sansür yüzünden iki sene gecikmeli olarak gösterilen “Ossessione”, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ilk filmi olmasa da sinemada Yeni Gerçekçi özelliklerin görüldüğü ilk filmlerden biridir. Faşist iktidarın her alanda sansürüne karşın “Ossessione”de toplumsal gerçeklik bir aşk hikâyesi çevresinde beyazperdeye aktarılır. Dramatik yapının son derece kuvvetli olduğu filmde savaş sonrası İtalya’sından insan manzaraları gösterilir. Gizlenen ve hasıraltı edilen gerçekleri açık eden ve gerçek insanların hikâyelerini anlatan İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin doğuşu “Ossessione”yle sesli bir şekilde ifade edilmiş olur.

James M. Cain’in The Postman Always Rings Twice eserinden uyarlanan “Ossessione”den sonra yönetmen Sicilya’daki emekçilere adayacağı bir üçleme üzerinde çalışmaya başlar. Bu üçlemenin ilk halkası olan “La Terra Trema”, Sicilya’daki ufak bir köyde balıkçılık yapan bir adamın balık tüccarlarıyla mücadelesine odaklanır. Büyük balığın küçüğü yuttuğu kıssasından yola çıkan filmde yönetmen şiirsel anlatımının yanında emekçilerin iç dünyasını da çarpıcı gözlemlerle seyircilere aktarır. Filmin bütçesinin bir kısmını İtalyan Komünist Partisi’nin finanse ettiği “La Terra Trema” üçlemenin hem ilk filmi olur hem de son filmi…

1950’ler ve Visconti…




“La Terra Trema”nın başarısından sonra 1950’lilerin sonlarına kadar yönetmen orta karar filmler yönetir. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin fikir babası olan Cesare Zavattini’nin senaryosundan uyarladığı “Bellissima” iyi eleştiriler almasına karşın beklenilen etkiyi yaratamaz. “Bellissima”dan iki yıl sonra İtalya’nın önemli yönetmenleriyle birlikte “Siamo Done” filminde bir bölüm yöneten Visconti, daha sonra Camillo Boito’nun romanından uyarladığı “Senso”yu çeker. 1957 yılında ise, Visconti, Dostoyevski’nin öyküsü “Le Notti Bianche (Beyaz Geceler)”ı sinemaya uyarlar.

Paris’te Jean Renoir’in asistanlığını yaparken çok etkilendiği Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nden izler taşıyan, uzun gecelerin kasvetli bir karartıyla aktarıldığı ve biçimsel olarak en etkileyici Visconti filmi olan “Le Notti Bianche” iki yalnız karakterin birbirlerine açılmasını, birbirlerini bulmasını ve sonra da birbirlerini kaybetmesini dokunaklı mizansenlerle anlatır. Film aynı zamanda yönetmenin 1960’larda izleyeceği sinemasal yolu da aydınlatmış olur. Artık Visconti kendi özgün anlatımına yoğunlaşacaktır ve bu anlamda “Le Notti Bianche” yönetmen için biçimsel bir ayrılık işaretidir.

Rocco and His Brothers ve Yeni Bir Dönem…

1960 yılında Visconti, Giovanni Testori’nin kitabının bir bölümünden “Rocco e i suoi Fratelli (Rocco ve Kardeşleri)”yi beyazperdeye uyarlar. Yönetmenin bireysel ve toplumsal değişimi örtüştürdüğü, İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile melodramı birleştirdiği filmde İtalya’nın güneyindeki fakir köylerden birinden Milano’ya göç eden Parondi ailesinin değişimi anlatılır. Yönetmen, İtalyan Yeni Gerçekçiliği estetiğinde, melodrama çalan hikâyeler anlatırken bir yandan da proletaryanın yaşam mücadelesini ve hayata tutunma çabasını dokunaklı bir anlatımla ekrana yansıtır.

“Rocco ve Kardeşleri”nden iki yıl sonra Visconti, Boccaccio’nun Decameron eserinden dört sıra dışı hikâyeyi 1970’lere uyarlayan İtalya’nın en iyi dört yönetmeniyle birlikte “Boccaccio ’70” filminde bir bölüm yönetir. Bu heyecan verici projenin ardından ise yönetmenin kariyerindeki bir başka başyapıt gelir: “Il Gattopardo”. 1860’ların Sicilya’sından başlayarak İtalya’nın dönüşüm sürecine ayna tutan “Il Gattopardo”, Visconti’nin aile geleneklerinden, yaşam deneyimlerinden ve toplumsal değişim üzerine düşüncelerinden beslenir. Hem dış hem de iç mekânı muazzam bir titizlikle kullanan yönetmen, merkezine aldığı Prens Salina’nın ailesindeki değişimle başta Sicilya olmak üzere tüm İtalya’nın değişimini de incelikli bir dille yansıtmayı başarır.

Yönetmene Cannes’da “Altın Palmiye” kazandıran “Il Gattopardo”dan sonra 60’lı yıllarda yönetmenin en dikkate değer çalışmalarından biri de Albert Camus’un Yabancı kitabından uyarladığı “Lo Straniero”dur. Anna Karina ve Marcello Mastroianni’nin başrollerde oynadığı film, “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar’a da aday olur. 1969’da ise yönetmen “Il Gattopardo”ya benzeyen başka bir epik değişim öyküsü anlatır: “La Caduta Degli Dei”. Nazilerin iktidara gelmesinden sonra değişen Almanya’yı, Nazilerin örgütleniş biçimini ve yaşanan önemli toplumsal olayları yine soylu bir ailenin değişim süreciyle koşut bir şekilde anlatan yönetmen kendine has mizansenleriyle de bu epik hikâyeyi dokunaklı bir masala dönüştürmeyi başarır.

Almanya Üzerine Bir Üçleme




Yönetmen, Almanya üzerine çekmeyi planladığı üçlemenin ilk ayağı olan “La Caduta Degli Dei”nin ardından, Thomas Mann’in Venedik’te Ölüm eserini bazı yerlerinde değişiklikler yaparak sinemaya uyarlar. Ünlü besteci Gustav Aschenbach’ın kısa bir tatil için geldiği Venedik’te 13 yaşındaki bir erkek çocuğa âşık olmasıyla ilginçleşen hikâye, kentte kolera salgınının baş göstermesine karşın çocuğu bırakıp gidemeyen Aschenbach’ın ölümü kabullenmesiyle ise içinden çıkılması güç bir hâl alır. Thomas Mann, kitabında Aschenbach karakteriyle Avrupa kültürünün içinde bulunduğu durumu özdeşleştirirken Visconti de filmin alt metnini buna göre düzenler. Üçlemenin son filmi olan “Ludwig” ise 19.yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden birini, Bavyera Kralı Ludwig’in yaşam hikâyesini anlatır. 235 dakikalık filmde, Kral Ludwig’in uçlarda gezinen hayatını, tutkularını ve mutluluk arayışını anlatan yönetmen ne yazık ki filmin gösterimini göremez. Film ancak Visconti’nin ölümünden sonra gösterilir.

Yazının başında da belirttiğim gibi, bütün İtalya Visconti’yi aristokrat bir aileden gelen Marksist ve faşizme karşı yapılan direnişin ön saflarında yer alan bir militan olarak görür. Bunun nedeni, Visconti’nin köklü bir aileden gelmenin ve Kuzeyli olmanın doğuştan kazandırdığı bütün avantajları elinin tersiyle itip Güneylilerin ve proletaryanın hikâyelerini anlatmayı tercih etmesidir. Yeri geldiğinde annesinin mücevherlerini satarak filmlerini finanse eder. Yeri geldiğinde yönetmenlerin üçüncü veya dördüncü asistanları olarak görev yapar. Ama her şeye karşın hayata bakışını ve insana karşı olan inancını hiç kaybetmemiştir. İtalyan Yeni Gerçekçiliği içinde çıkışını yaptıktan sonra İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden uzaklaşır ama hiçbir zaman toplumsal gerçeklikten sapmaz. Drama sinemasını halkın afyonu olarak kullanmaz. Kral ve kraliçelerin hayatlarını anlatırken her zaman günlük yaşamı ve toplumsal gerçekliği yansıtır.

Pek çok önemli edebiyat eserini ve sanatçıyı ülkesinde tanıtır. Ülkesini de dünyanın pek çok yerinde filmleriyle temsil eder. Sıradan insanı anlatarak sadece İtalyanların değil tüm dünyadaki insanların da hissiyatlarına ortak olmayı başarır. “Beni ilgilendiren insana dayalı bir sinemadır. İnsanın en basit hareketleri, davranışları, duyguları ve içgüdüleri onu çevreleyen eşyaya bir şiir ve titreşim getirebilir. İnsan varlığının etkisi görüntülere egemen olabilecek tek şeydir. Yarattığı atmosfer ve ihtiraslarının canlı varlığı onlara hayat ve boyut verir,” diyen Visconti 17 Mart 1976’da hayata veda eder.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

25 Ocak 2010 Pazartesi

Children of Men


Yönetmen: Alfonso Cuaron
İngiltere & Amerika, 2006



Bize tanıdık bir gelecek…


Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un en sevdiğim yanı, bir edebiyat uyarlaması yapsa bile her zaman kendine has stilini filmlerine yansıtması olmuştur. Normalde her filmde olması gereken bir özellik olmasına rağmen, bugün pek az filmde gördüğümüz “atmosferi” filmlerinde yaratabilen ve bu atmosferin üstüne de her filminde fazladan bir şeyler ekleyebilen bir yönetmen olmuştur. Harry Potter serisinde yönettiği filmde, karanlık bir atmosferi başarıyla yansıtabildiğini gösteren yönetmen, Children of Men’de de Harry Potter and the Prisoner of Azkaban’a benzer bir şekilde karanlık bir dünya profili çiziyor.

Children of Men, sürekli patlamaların yaşandığı, merkezi otoritenin insanları kaba kuvvet kullanarak denetlemeye çalıştığı, insanların bireysel özgürlüklerinin sınırlandığı, mültecilerin hayvanlar gibi kafeslerde tutulduğu, iyinin ve kötünün ayırt edilemediği, dumanlı ve karanlık bir gökyüzünün hiç eksik olmadığı kaotik bir dünyada geçiyor. P.D. James’in aynı isimli romanından uyarlanan film; kadınların kısırlaşarak yeni çocuk dünyaya getiremediği ve insanlığın umudu olan çocukların varlığının bile unutulduğu, umutsuzluğa sürüklenen bir dünyada mucize yaratmaya çalışan bir grup insanın hikayesine yoğunlaşıyor. Doğal afetler, salgın hastalıklar, savaşlar, ideolojik çatışmalar gibi daha bir sürü soruna rağmen, insanlığın aslında bütün bunların üstesinden gelebileceğini gösteriyor. İlk tahlilde bu iyimser ve romantik bir bakış açısı olarak algılanabilir. Fakat yönetmen yarattığı karanlık ve kaotik atmosferle ana fikrini alt metne gizlemeyi başarıyor.

Alfonso Cuaron bir yandan “kurgusal” hikâyesini anlatırken, öte yandan da günümüz insanlarının yaşadığı sorunları filmine yedirmeyi ihmal etmiyor. Günümüzün bütün önemli sorunlarını filmde de görmek mümkün. Otoriter hükümetler, kişisel özgürlüklerinden mahrum bırakılmış vatandaşlar, insandan sayılmayan göçmenler, teknolojinin egemenliği, doğal afetler ve salgın hastalıklar karşısında insanoğlunun çaresizliği… Bütün bu bilindik meseleleri, umuda yolculuk temasıyla birleştiren ve bunlara karanlık bir arka plan yaratan yönetmen, anlatım için kullandığı teknik araçlara hakimiyetine rağmen, hikâyenin özünü asla geri plana düşürmüyor. Filmin en büyük artılarından biri de bu. Hiçbir zaman gelecekte geçen, bol efektli bir kovalamaca filmi izlediğimiz hissine kapılmıyoruz. Yönetmen bütün boşlukları ustalıkla doldurarak, vermek istediği mesajları yerli yerinde kullanıyor. Bunu yaparken de göçmenlik sorunu, karanlık ve tahrip olmuş bir dünya, karamsar, yılgın ve umutsuz insanoğlu, doğurganlığın durması gibi filmin merkezi noktalarını dengeli kullanıyor. Herhangi bir tematik seçimde bulunmayarak, birinin diğerine baskın olmasını engelliyor. Bu dengeli ve sürekli yön değiştiren, bir sonraki adımı tahmin etmeyi zorlaştıran yapıyı karakterlerde de görüyoruz. Baş karakter Theo, Kee’ye yardım etmesine rağmen, aslında bütün yaptıklarını isteksizce yapan bir anti-kahraman görünümünde. Çok trajik bir geçmişi olmasına rağmen bununla baş etmeye çalışan, fakat hâlâ arada kendini kaybeden, herhangi bir şeye güveni ve isteği olmayan, yaşayan ama niçin yaşadığını sorgulamayan, çok katmanlı bir karakter. Filmin gidişatı gibi onun da olaylar karşısındaki tavırlarını önceden kestirmek çok zor.

Yeni doğan bebekle birlikte başlatılan umuda yolculuk, Theo’nun bu karmaşık karakteriyle içsel bir yolculuğu da beraberinde getiriyor. İnsanoğlunun geleceği olan çocukların doğmaması bir umutsuzluk dalgası yaratırken, kendi geçmişi nedeniyle genelden farklı bir umutsuzluğa sahip Theo’nun kendi içindeki karmaşa da yakın çekimlerle izleyiciye verilmeye çalışılıyor. Birçok hareketli çekim olmasına rağmen, teknik ekibin bu işi başarıyla yaptığını söylemekte fayda var. Bu başarılı çekimlerin etkisiyle daha da öne çıkan Theo’nun yolculuğu, Kee’nin yolculuğundan farklı bir noktada son buluyor. Yolculuğu süresince Theo’nun değişimini gözlemlemek ve macera filmlerinin klişe kahraman prototiplerinden uzak, gelecekte yaşamasına rağmen, günümüz insanının sorunlarından muzdarip bu anti-kahraman fikri, filmi diğer benzerlerinden ayıran önemli etkenlerden biri.

Hikâyesindeki açılımları, sürprizlere açık senaryosu, hiç düşmeyen temposu ve karanlık fonuyla Children of Men başarılı bir film. Fakat filmde yönetmenin iyimserliği beni bazı sahnelerde rahatsız etmedi değil. Özellikle, kurşunların havada uçuştuğu binadan mucizevi bir şekilde çıkışları bana fazla iyimser; hatta neredeyse ulvi bir sahne olarak gözüktü. Oraya gelene kadar o kadar şey atlattıktan sonra, böylesi bir çıkış kolaycılık gibi geldi. Özellikle filmin sonlarına doğru yönetmenin iyimserliği filmde fazlaca baskın oluyor. Bence bu iyimserlik biraz daha sınırlı tutulsaymış daha da iyi olabilirmiş. Neticede Children of Men türdeşleri gibi sırtını klişelere dayayan, gücünü özel efektlerinden ve dinamik kamerasından alan basit bir seyirlik değil. Bunların ötesine geçebilen, hikâyesine güncel meseleleri de katmayı başaran, genelle birlikte bireyseli de es geçmeyen ve sürprizlere açık senaryosuyla sürekliliği olan, son dönemin dikkat çeken yapımlarından biri.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

23 Ocak 2010 Cumartesi

Bloody Sunday

Yönetmen: Paul Greengrass

İngiltere & İrlanda, 2002

“Kanlı Pazar”, tarihte “Bogside Katliamı” olarak da anılan 30 Ocak 1972 yılında Kuzey İrlanda İnsan Hakları Derneği’nin İngiltere’nin onayıyla düzenlediği yürüyüş sırasında gerçekleşen devlet terörünü anlatıyor. Tamamı silahsız 13 sivilin öldüğü, 14’ünün yaralandığı bu katliam, çoğu ulusun tarihinde yer alan kanlı günlerden sadece birisi. Zaten filmin yarattığı bellek de, kendini İrlandalıların özgürlük mücadelesinden soyutlayıp ezilen halkların mücadelesini ve onlara karşı yürütülen şiddeti de çabucak hatırlatıyor. Filmin başı ve sonunda kurgu olduğunu hissettiren görüntüler dışında, kanlı pazar boyunca geçen sahneler belgesel hissiyatında ama olağanüstü bir sinema gücüyle işliyor. Olduğundan fazla dramatize edilmiş bir hali de yok. Zaten bu şekilde bir aktüel kamera kullanımı, kişilerle özdeşleşmeyi olabildiğince baltalarken, sürekli asker-eylemciler arasında gidip gelen görüntüler olayla izleyici arasındaki gerekli mesafenin korunmasını sağlıyor. Kamera kullanımı ve kurgunun yarattığı özdeşleşme kesintisi bakımından, bir süreci bu şekilde işleyen Gomorra ile yakın bulunabilir. Üzerine çok şey duymadan izlenmesi yerinde olabilecek bir film, ani çarpıntı yaratması bakımından. İrlanda’nın mücadelesine dair, sinema filmi olarak Bloody Sunday’den daha etkileyici bulduğum iki filmse ezilenleri anlatmakta rüştünü ispat etmiş Ken Loach’un The Wind That Shakes The Barley (2006)’i ve sinemada tarihsel dramın başyapıtlarından In The Name of The Father (1993) olabilir ancak. Tüm bu iyi filmleri izlerken de benzer direnişlere ve katliamlara dair, neden İngiltere’den daha az gelişmiş ülkelerde bu kadar dikkat çekici filmler yapılamadığını sinemanın endüstriyle olan can sıkıcı ilişkisi üzerinden düşünmek gerekiyor. Yoksa Dersim’den yahut Sivas’dan yahut başka pek çok yerden de tonlarca çıkardı şimdiye böyle tonlarca film.

"Gözlerimizi öylece kapatıp herşeyi unutmaya yüz tutamayız.
Bu şarkı daha ne kadar, kimbilir daha ne kadar devam edecek?"

Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com