.

03 Eylül 2010 Cuma

François Truffaut ve Les Mistons


* Bu yazı, biraz François Truffaut üzerine yazılan hayali karalamalardan biraz da yazının yazarının Truffaut hayranlığından kaynaklanan aşırı hassasiyetinden dolayı fazlaca kişisel bir yazıdır. Bu yüzden, odağı Truffaut gibi gözükse de esas olarak belli bir odağı ya da amacı yoktur. Tanıtım ya da eleştiri yazısı da değildir. Bu yüzden, yazıyı okuyacakların böyle beklentiler taşımadan, sadece bir sinefilin heyecanına ortak olmasını dilerim.


François Truffaut’u aramak için öyle çok uzaklara gitmeye gerek yoktur. Truffaut nerede deseler, söz birliği yapılmışçasına tek bir ağızdan şu sözler dökülür: Sinematek’in en ön sırasındadır… O Sinematek kimlere ev sahipliği yapmamıştır ki: Jean-Luc Godard’lar, Eric Rohmer’ler, Claude Chabrol’ler, Jacques Rivette’ler, Chris Merker’ler, Andre Bazin’ler… Truffaut’u ön sıralardan seçmek yine de çok zor değildir. İleride dünya sinemasına yön verecek olan bu üst düzey insanların arasında en çekingen olanı Truffaut’dur. Elinden hiç düşürmediği defterine sürekli not alır. Not almadığında da çantasından bir Balzac kitabı çıkarır ve okumaya koyulur. İşte başlıyor… İşte, perde açılıyor ve yeni bir mucize… Beyazperdede Jean Renoir’in Le Crime de Monsieur Lange filmi… İleride pek çok kez selam duracağı ve kendi sinemasını derinden etkileyecek olan Renoir karşısında bir kez daha büyüleniyor Truffaut. Ama bu sefer yalnız değil. Sinematek’in en içine kapanık sinefili bu sefer yeni biriyle tanışıyor. Birkaç koltuk uzağındaki Jean-Luc Godard’la… Ve daha sonra evlerde yapılan toplantılar, arkadaş çevresinin genişlemesi, ortak fikirler, ortak projeler, sanatta ve toplumsal hayatta yapılan ortak manifestolar… Derken; ilk kısa film geliyor. Ama Truffaut’un aklı hala çocuklarda, aklı hala o tadına varamadığı ve eksikliğini hissettiği kendi çocukluğunda…

Sekiz yaşına kadar büyükannesiyle birlikte yaşamış, büyükannesi yaşlanınca da zorunlu olarak ailesinin yanına gönderilmiş. Ama ailesi onu hiç kabullenmemiş. Aile baskısı ve okuldaki asi tavırları onu gittikçe “normal” bir çocuk olmaktan uzaklaştırmış. Sokaklarda kalmış, bir yığın iş değiştirmiş ve en sonunda içindeki sinema tutkusunu manevi babası Andre Bazin sayesinde dışavurmayı başarmış. Kimden bahsediyoruz? Bu hayat, o sıradan ve temiz yüzlü insana; Truffaut’a ait olabilir mi dersiniz? Evet, ta kendisi işte… Hayatı daha küçücük yaşında öğrenmiş, büyümüş de küçülmüş bir çocuk o… Okuldan ve aile baskısından bunaldığı zamanlarda devlet kütüphanesinde Balzac okuyan, bir arkadaşıyla birlikte bin bir zorlukla ele geçirdiği Metropolis’in bir kopyasıyla sinema klübü açan, Jean Vigo’dan ve Jean Renoir’den büyülenen ve hepsinden önemlisi kendi kaderine kendisi karar veren, büyümüş de küçülmüş bir çocuk o… Bu yüzden ki; çocukların dünyasını diğer herkesten daha sahici anlatıyor. Çocukların içlerinde geçirdikleri evreleri herkesten daha büyüleyici resmediyor.


Truffaut, ikinci kısa filmi olan Les Mistons’da (Yumurcaklar), bir grup çocuğun masumiyetlerini kaybedişini, çocukluktan ergenliğe geçişini ve ilk kaybedişin insanın içinde öldürdüğü birtakım duyguları; naif ve kendine özgü bir sinema diliyle aktarıyor. Bu kısa filmde çok ilginç bir özellik var. Bu kısa film, aslında tamamıyla bir çocuk filmi. Çocuklar kendi duygularını ve düşüncelerini kendileri anlatıyor. Bu filmin içinde yetişkinlere ve yetişkinlerin bakış açılarına yer yok. Truffaut, bir yaz ayında bir grup keratanın toplumun her türlü değer yargısından, genel-geçer doğrulardan, karmaşık duygulardan yoksun yaşantılarını çocukların gözünden anlatıyor. Üstelik onları bir çocuk gibi değil, yetişkin bir birey gibi görüyor. Onları ciddiye alıyor. Jean Vigo’nun bıraktığı geleneğe de sahip çıktığını göstermiş oluyor. Çocukların sürekli geriden izlediği ve her hareketini takip ettikleri plantonik aşkları Bernadette ise, aslında Truffaut’un beyazperdedeki çocuklarının da ilk kırılma anına işaret ediyor. Truffaut’un erkek karakterlerindeki ilk kaybediş ve ilk fark ediş aslında Les Mistons’un keratalarıyla Bernadette arasındaki ilişki sayesinde başlıyor. Sinik ve utangaç Antoine Doinel’e geçişin bir ön hazırlığı niteliğinde, bu ilk kaybediş anı…

Daha sonra 400 Darbe’de, çocukların yetişkinlerle yaşadıkları sürtüşmeleri ve onların özgürlüğe giden yolunu Antoine Doinel ile birlikte veriyor. Doinel karakteriyle, aynı zamanda kendi çocukluğuna da bir geri dönüş yapıyor. Filmdeki her sekans Truffaut’un kişisel deneyimlerinden yola çıkılarak hazırlanıyor. Truffaut, bu filmle birlikte kendi çocukluğunun anılarını yazmış oluyor. Ama bu yazı için seçtiği kalem, Astruc’un işlevlerini açıklayarak ismini koyduğu Kamera-Kalem oluyor. İlk çıkış filmini, manevi babası Andre Bazin’e ithaf eden Truffaut; aslında kendi çocukluk anılarıyla da izleyenleri kendi çocuklukları hakkında düşünmeye sevk ediyor.

Beyazperdede Antoine Doinel ile birlikte kendisi de büyüyor ve olgunlaşıyor. Fakat kilit soruyu sormaktan vazgeçmiyor: Sinema, gerçek hayattan daha mı önemlidir? Truffaut’un cevabı, evettir. Kesinlikle, evettir! Çünkü, sinema bir yetenektir. Sinema; gerçek hayatı resmetmenin ve onu algılamanın yeteneğidir. Bu yüzden de her filminde hayatın pek çok ayrıntısına yer verir. Önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı, aslında Truffaut’un ne denli usta bir gözlemci olduğunu ve hayatı çok derinden kavradığını da gösterir.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com


31 Ağustos 2010 Salı

RocknRolla


Yönetmen : Guy Ritchie
İngiltere, 2008



Bir Guy Ritchie filminin konusunu özetlemek zordur. Giriş yaptıktan sonra bir bakarsınız, filmin tamamını anlatmaya başlamışsınız. Çünkü karakterlerin konduğu köşeler size sağlıklı bir özet yerine, film hakkında bir inceleme yapma ihtiyacı doğurabilir. Çünkü bazen sudan, bazen ise dahice sebeplerle suç aleminde yolları kesişen sıra dışı karakterlerdir bunlar. Onlardan söz etmeye başladığınızda da ister istemez o karmaşık suç örgüsünün içinde kaybolma pahasına filmi anlatmak zorunda kalırsınız. Ritchie filmleri hep ortadan başlar. Bu yüzden karakterleri tanıtma işini çoğunlukla dış ses eşliğinde hızlı kurgular üstlenir. Merkezde bulunan karakterler her an için yardımcı rollere, hatta filmin belli bölümlerinde figüranlığa kadar düşebilirler. Fakat hikayeler o kadar birbirine bağlıdır ki, oturduğu sanılan, sonra ters yüz hale gelen düzen bir anda eski haline tekrar döner. Ortadan başlayan film, haliyle karakterler ile arasındaki mesafeyi korur, geçmişleriyle pek ilgilenmez, onlarla fazla yüz göz olmaz. Çünkü daha anlatacak başka hikayeleri de mevcuttur. Start verildikten sonra başdöndürücü bir hızla türlü oyunların döndüğü suç coğrafyalarından birinden öbürüne zıplarsınız. Orada yeni karakterler filme dahil olur. Tabii yeni suçlar peydahlanır. Zincirleme kazaya uğramış gibi hisseden seyirci için, Tarantino ile karşılaştırılan Guy Ritchie anlatımıyla özdeşleşmek pek kolay olmaz. Zira Tarantino, Ritchie’ye nazaran işi daha ağırdan alan bir adamdır. Elbette ortak yönleri, Ritchie’nin bolca etkisinde kaldığı Tarantino edavatları (ki Tarantino da etki altında kalma konusunda epey sabıkalıdır), unutulmayacak alternatif karakter tasarımları, farklı kültürlere ait ortak mizahi dalga boyları vardır. Sonunda Ritchie filmleri döner dolaşır ve yine ortalarda bir yerde biter.

Genel bir Guy Ritchie değerlendirmesi yapılacak durumlarda öncelikle şu Swept Away acayipliğini yokmuş gibi farzetmek gerek. Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch gibi iki komedi / suç şaheseri, yukarıdaki birtakım tanımlamalar ve daha fazlası ışığında kendinden sonra rotasını bu yöne çevirmiş pek çok yönetmene ve filme ilham kaynağı olmuş yapımlardı. Hatta yakın zamanda fazla ses getirmeyen Layer Cake ve Smokin' Aces, bu etkilenmenin en çarpıcı örneklerinden ikisidir bana göre. Tabi bu filmler, Ritchie’nin kalabalık karakter listesini, karmaşık kurgu oyunları ve yoğun biçimde gerçekleştirdiği stilize denemelerine yedirmeye çalışan yönetim anlayışına öykünüyor olsalar da, belki de Ritchie’yi gerçek Ritchie yapan en hayati özelliklerden birini ya beceremediler, ya o yöne gitmek istemeyip ciddi takılmayı seçtiler, ya da çok geriye attılar: Mizah! Tuhaf bir çatışmada vurulan adamının “vuruldum” demesi üzerine, “niye vuruldun ki!” diyen bir patronun hazırcevaplılığı üzerinden, hazır olunmayan türden bir mizah en basitinden. Küfürlerin bile çakma edebi tiradlarda yedirildiği, birçoğunun arada kaynayıp ancak ikinci, üçüncü kez izlendiğinde farkına varıldığı, tilki kadar kurnaz veya su aygırı kadar miskin espiriler yumağında vur-kaç yapan bir mizah. Espiri yapmadığı anlarda bile zaten karakterleri içine düşürdüğü durumların komikliği bile kendi başına çok canlı. Hızlı kurgu ve karakter bolluğu, bu mizahi anlayış ile bir araya geldiğinde bazı anlarda izleyende komik skeçler izliyormuş duygusu yaratabilmekte. Fakat o skeçlerde rol alan oyuncuların ustalıkla birbirlerine bağlantılanması, farklı skeç varyasyonlarına kapı açıyor. Çeşitli köşeleri tutmuş suç unsurları, hiç umulmadık biçimde karşı karşıya gelebiliyor veya o unsurlar film sona erene kadar hiç karşılaşmayabiliyorlar. Birinin tanıdığı, öbürünün iş bağladığı, diğerinin borçlandığı, ötekinin berikini soyduğu, soyulanın intikam için başkalarını işe dahil ettiği irili ufaklı suç profilleri cirit atıyor. Zaten hepsini filmin bir yerinde birbiriyle karşılaştırmak bu bollukta pek mümkün görünmüyor. Ama Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch bu zorluğu bile aşmayı belli ölçülerde başarmış, film süresince izlediğimiz türlü ilginç çeteyi, suçluyu ve kahramanları (ki onlar da suçludurlar) bir kaosa tıkmayı becerebilmiştir.

Swept Away sonrası Guy Ritchie’nin yine zengin bir oyuncu kadrosuyla çektiği Revolver’ın, önceki iki suç harikası filmine yeni bir halka eklemesi bekleniyordu. Ne var ki Ritchie, kendisinden etkilenen benzerlerinin yukarıda sözünü ettiğim mizahi eksikliğine, ciddi takılma kaygısına bu kez kendisi düşüyordu. O iki film sonrası daha olgun ve ciddi bir hikaye (Luc Besson adaptasyonundan) kaleme almak istemesi, belki de %100 kendisinin olmayan bazı fikir ve uygulamaların etkisinde kaldığını, ya da tamamen kendi hakimiyetinde farklı bir tarz denemesine girişme hevesini gösteriyordu. Ama belki de Swept Away ile başlayıp, Revolver ile süren dibe vurma döneminin tek sorumlusu, Ritchie’nin evlendiği dominant insan Madonna idi. Revolver’ın felsefi şifreleme metodları, kendi karakter vizyonuna olmadık ve anlaşılmadık diyaloglar okutan senaryosunda bolca kullanıldı. Musevi kutsal kitabının mistik biçimde yorumlanması esasına dayanan Kabbala adlı eski Yahudi öğretisinin müritleri arasında yer alan Madonna’nın bu metodlara etkisi ne derece olmuştur bilinmez. Fakat nedense Ritchie’yi birdenbire etkilemiş olmasının başka açıklaması da yok. Oysa filmdeki tüm karakterler korunmuş, Ritchie de Madonna öncesindeki yoğunluğuyla sıfırdan deli fişek bir senaryo yazmış olsaydı, hiç de kötü bir film ortaya çıkmayabilirdi. Revolver’ın da iki seksen yatması üzerine Ritchie’den beklentiler iyice azalmaya başladı. İşte RocknRolla bu yüzden tam bir dönüm noktası filmiydi.



“Hepimiz biraz tatlı hayatı severiz. Kimi parayı sever. Kimi, uyuşturucuları sever. Kimileri seks oyunlarını, cazibeyi veya şöhreti sever. Ama bir RocknRolla farklıdır. Çünkü gerçek bir RocknRolla hepsini birden ister.” Filmde RocknRolla’nın tarifi bu şekilde yapılıyor. Konusunu anlatmaya gerek yok. Sadece anahtar ifadeler yeterli. İrili ufaklı soygunlarla geçimini sağlayan The Wild Bunch çetesi, onların Londra’nın en güçlü emlak mafyası Lenny Cole’a tuhaf biçimde borçlan(dırıl)ması, Lenny’nin Abramovic modeli Rus işadamı Uri ile 7 milyon Euro’luk iş anlaşması, Uri’nin kendisini soyma planları yapan güzel muhasebecisi Stella, kendine öldü süsü veren rock şarkıcısı Johnny Quid, Uri’nin çalınan uğur tablosu, Lenny’nin karizmatik sağ kolu Archie’nin Johnny’nin peşine düşmesi, soygunlar, entrikalar ve yıllardır bulunamamış bir muhbir. Ritchie’nin çalışma tarzı az çok belli gibi görünse de, kendi yarattığı kalabalığı çeşitli olaylarla karmaşaya dönüştürme, farklı tipte suç girişimlerini ve onların aktörlerini kesiştirme konusundaki ustalığını, ayrıca uzun bir ara verdiği mizahi yönünü de hatırlatan gerçek bir Guy Ritchie filmi olmuş RocknRolla… Şimdilik ilk iki filmi kadar kült dokusu taşımadığı düşünülebilir. Ama kesinlikle demlenecek bir film. Öncekilerden etkiler taşıyor olması bazı çevrelerce eleştirilmekte. Bunlar normal. Ama türlü ayak oyunlarıyla birbirleriyle didişen suç dünyasının saf tiplerini, benzer kalıplarda farklı kişiliklerde görme eğlencesinin bağımlısı olmak, geri dönüşü olmayan bir alışkanlığa benziyor. Guy Ritchie 40 tane böyle film yapsa şahsen havada kaparım. Birbirine gece ve gündüz kadar zıt iki soygun (ikisinde de çalınan meblağ 7 milyon Euro!), aynı zamanda bir iş görüşmesi olan harika dans sahnesi (gay bardaki dans sahnesini unutmamak gerek tabi), Johnny’nin sigara paketi üzerine piyano başında RocknRolla bilgesi olarak yaptığı konuşma ile golf sahnesinin paralel kurgusu, yine Johnny’nin klüp bodyguardı ile kavgası ve uyuşturucu tribi bölümleri, The Wild Bunch çetesinin uyuşturucu tedarikçisi Cookie’nin Revolver’dan fırlamış gibi duran anlatısı, bir türlü ölmeyen Ruslar (Bkz. Snatch), Amerikalı vahşi istakozlar (Bkz. Yine Snatch’teki domuzlar) ve başka ufak ayrıntılar ortalama bir Guy Ritchie hayranının kayıtsız kalamayacağı detaylar.

Guy Ritchie filmlerinin oyuncu kadroları da filmleri gibi renkli olur. Guy Ritchie filmi olsun, çamurdan olsun” diyen, kariyerinin en güçlü oyunlarından birini Snatch’de yaşayan Brad Pitt ile, elit yapımların kaliteli aktörü Tom Wilkinson arasında her alandan oyuncuya kapılar açıktır. Jason Statham ve Vinnie Jones’u sinema dünyasına kazandıran kişidir Ritchie. Kadınlar ve polislerden pek hazzetmez. Yazdığı senaryolarda karakterlerine biçtiği ilginç kişilikler yanında, onların kendi oyunculuk standartlarını test edebilecekleri alanlar da yaratır. Bunu bilinçli olarak yaptığını söylemek güç. Ama bugüne kadar Brad Pitt, Vinnie Jones, Alan Ford, Jason Statham ve bu filmde de Tom Wilkinson, Mark Strong ve Tobby Kebbell’dan (ki kendisinin Dead Man’s Shoes’daki zihinsel özürlü küçük kardeş rolünden sonra zaten iyi olduğundan emindim) elde ettiği performansların, yaratılan sıra dışı suç atmosferlerine unutulmaz tiplemeler eklediğini düşünüyorum. Aslında Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla öyle uzun uzadıya anlatılacak filmler değiller. Onları görmek gerek. Sonrasında açtıkları ve boşalttıkları zihin faaliyetleri izleyeni tatmin eder veya etmez. Amacım, uzun bir aradan sonra Guy Ritchie ruhunun geri dönüşüne olan memnuniyetimi dile getirmekti. Özel hayatıyla Sacha Baron Cohen gibi gerzeklerin ağzına düşse de, sevdiği uğruna etki altında kalmış olmasını normal bularak Madonna’dan aldığı yüklü tazminatı, Swept Away ve Revolver facialarının karşılığı olarak görüyorum. Johnny Quid, Archie ve The Wild Bunch’ın yeni maceralarını sabırsızlıkla bekliyorum. Ama öncesinde Robert Downey Jr., Jude Law ve yine (ve iyi ki) Mark Strong’lu “topless” bir Sherlock Holmes var sırada. Temkinli yaklaşmakla beraber, Sherlock Holmes fikrinin Ritchie’cesi nasıl olur insan merak ediyor.


Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

27 Ağustos 2010 Cuma

Turneja


Yönetmen: Goran Markovic
Sırbistan & Bosna-Hersek, 2008



Savaşın anlamsızlığı üzerine absürt bir tiyatro


İçinde Emir Kusturica’nın da bulunduğu “Çek Ekolü”nden gelen yönetmen Goran Markovic, bu ekoldeki yönetmenlerin sıklıkla kullandığı hiciv, ironi ve absürtlük gibi öğeleri “The Tour” filminde daha da öteye götürmüş. Filmin hikâyesini başlı başına bir absürt tiyatro malzemesine dönüştürerek, eleştirilerini bu anlatım yapısının sağladığı imkânlar aracılığıyla gerçekleştirmiş. Romen asıllı Fransız yazar Eugene Ionesco’nun absürt tiyatrosu kadar karanlık bir yanı olan “The Tour”, kimi zaman da tiyatrocuların hümanizmi üzerinden de oldukça duygusal ve etkileyici mizansenler yaratarak Sigmund Freud’un "Şakalar ve Bilinçaltı ile İlişkileri" kitabında belirttiği gibi, aslında şakaların bilinçaltını gün yüzüne çıkardığı teorisini hatırlatıyor.

Belgrad’da yaşayan bir grup tiyatrocunun savaş bölgesinde oyun sergilemek için yola çıkmasıyla başlayan hikâye, yolculuk sırasında tiyatrocuların yaşadıklarıyla da geniş bir arka plan yaratıyor. Bosna Savaşı’nda parçalanan topraklar üzerinde hâkimiyet elde etmek için Sırplar, Hırvatlar ve Müslümanlar birbirleriyle savaşırken bütün bu “anlamsız” savaşın ortasında cepheden cepheye dolaşmak zorunda kalan tiyatro grubunun yaşadıkları, bir anlamda da yönetmenin savaş karşıtı bakış açısını yansıtıyor. Yol kenarlarında patlayan bombalar, etrafı mayınlarla kuşatılmış alanlar ve insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu bir keşmekeşin içine düşen tiyatro grubu, aynı zamanda savaşın tarafları olan Sırpların, Hırvatların ve Müslümanların da birbirinden çok farklı olmadığının altını çiziyor. Ufak farklılıklarına rağmen birçok ortak geleneğe sahip bu insanların neden birbirleriyle savaştığını anlamlandırmaya çalışıyor ama savaşın nedeniyle ilgili kesin bir ipucuna ulaşmak mümkün olmuyor. Savaşın başlamasına neden olan faşist yazarlara, rant peşinde koşan siyasilere ve ateşli askerlere eleştiri oklarını doğrultan “The Tour”, bu yüzden bu güruhları filmde özellikle karikatürize ederek sığlıklarını ve bönlüklerini de ortaya çıkarıyor. Savaşın anlamsızlığını absürt sahnelerle gösterirken, savaşın taraflarının ortak noktalarını da hüzünlü tiratlar eşliğinde sunarak savaşın yol açtığı travmalara vurguda bulunuyor. Hırvatların en sevdiği yemeklerin Türk yemekleri oluşu, Müslümanların en sevdiği sanatçıların Sırp oluşu aslında bu üç halkın birbirine ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunun da en büyük göstergesi.

Parçalanan Yugoslavya’nın önemli oyuncularından olan anne-babası Radu ve Olivera Markovic’e filmini adayan yönetmen, ailesinin kişisel anılardan da faydalanarak savaşın insan üzerinde yol açtığı tahribata dikkat çekiyor. Milliyetlerin aralarındaki ufak farklılıkların, insanları faşizan görüşlere çekmesinin de trajikomik öyküsünü sunuyor. “The Tour”, Freud’un “küçük farklılıkların narsizmi” diye adlandırdığı teorisi üzerinden insanların ortaklığına işaret eden mizansenleriyle, absürtlüğünün altında yatan hümanizmi ve savaş karşıtlığıyla da gönülden bir desteği hak ediyor. Hafifliğine karşın cesur ve sivri dilli olan bu küçük film aslında koca bir insanlık tarihinin de özetini sunuyor.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Sis ve Gece


Yönetmen : Turgut Yasalar
Türkiye, 2007



Hiç Ahmet Ümit kitabı okumadım. Ama doğrusu okumak isterdim. Çünkü ülkemiz sınırları içinde çok fazla polisiye roman çıkmadığını, çıkanların da bir polisiye romanda bulunması gereken sürükleyicilik yönünden sıkıntılar yaşadığını bazı güvenilir kaynaklardan okuduğumu hatırlıyorum. Ahmet Ümit, bu sürükleyiciliği edebi bir anlatımla çok iyi buluşturmuş bir yazar olarak lanse ediliyor. Tabi bu açıdan onun romanlarının sinemaya uyarlanıyor olması, yine ülkemiz sinemasında pek rağbet edilmeyen polisiye türüne yeni bir soluk getirir diye umuyoruz. Sinemamızın ne kadar soluk fakiri olduğunu düşününce bu tip roman uyarlamalarının değeri bir kat daha artıyor. Bir Ahmet Ümit kitabı olan Sis ve Gece bu pozitif beklenti içinde izlemeye başladığım bir film oldu. Genel olarak bazı ufak tefek kusurlarına rağmen olgun, seviyeli ve bir polisiyenin olmazsa olmazı gizem öğelerini yerli yerine koymayı başarmış çok iyi bir film olduğunu düşünüyorum. Son dönem Türk sinemasında alıp başını gitmekte olan ucuzluğun arasından doğal biçimde sivriliyor gözükmesinden değil. Gerçekten kendi ayakları üzerinde durabildiğinden ve ne gişeye, ne ülke semalarında seyreyleyen sanatçı sinema kasıntılarına yaranmaya çalışmamasından ötürü…

Evli ve iki çocuk babası gizli servis elemanı Sedat’ın komşusu olan resim bölümü öğrencisi genç Mine ile yaşadığı yasak ilişki, Mine’nin esrarengiz biçimde kaybolmasıyla sırlarla dolu bir polisiyeye yelken açıyor. Çalıştığı gizli serviste kendisine akıl hocalığı yapan Yıldırım’ın öldürülmesinden sonra o Yıldırım, Sedat’ın rüyalarına girerek yine kendine özgü tavsiyelerde bulunuyor. İşi, evi ve sevgilisi arasında sıkışan Sedat ise oyunu Mine’den ve onun bulunmasından yana kullanmayı seçince karmaşık bir ilişkiler yumağı da onu bekliyor. Kendi içinde sloganlaşmayan siyasi değiniler veya imalar, sade ama doğru kareler, kuru kalabalık etmeyen zengin bir kadro, doğru müziğin yanlış kullanımı ve güzel ekstraları olan bir film. Bu haliyle orta karar bir yabancı polisiye macera olabilecek iken, sağlamca bir yerli film olması da artık bizim sinemamızın ayıbı bir yerde. Tüm bu yerli-yabancı önyargılarından bağımsız biçimde izlenmesi gereken bir yapım olarak Sis ve Gece, son karesine kadar sırrını başarıyla gizlemiş ve o son sahneye gelene kadarki geniş gövdesini polisiye-dramdan başka kollara savurmadan, hikayesine çoğunlukla sadık şekilde ağır ağır yürüyen bir film olmuş. Kitapla filmi karşılaştırmak durumunda değilim. Fakat kaba bir tahminle filmin yoğunlaşma eğiliminde olduğu Sedat’ın kendi iç çekişmlerini, tutku ve sorumluluk arasında kalmış ruh halini sıkıcı olmadan, lastik gibi sündürmeden yansıttığını tahmin ediyorum. Çünkü film Sedat’ın, kaybolan Mine’ye olan tutkusunu, polis doğasının getirdiği gerçeğe ulaşma içgüdüsüyle iç içe geçirme yönünde pek sorun yaşamıyor. Belki uyarlamanın getirdiği birtakım ekleme, çıkarma, formata uydurma operasyonlarından geçmiştir. Yine de kendi adıma yerli yapımlarda neredeyse hiç rastlamadığım ölçüde (son 10-20 yılda izlediğimiz yerli polisiye dramların azlığını da hesaba katarak) batı anlayışına yakın bir olay örgüsünün ele ayağa dolaştırmadan düzgünce sunulmasına tanık olduğumu söyleyebilirim. Tabi batı formatında olmasını bir marifetmiş gibi söylemiyorum. Ama gerek sinemada, gerek televizyonda o kadar çok töre, gelenek, görenek, teyze, amca, yenge filmi/dizisi olunca Sis ve Gece gibilerini batılı bulma ve bu sebeple ona sarılma bence gayet makul bir davranış. Son zamanlarda “böyle gelişecekse hiç gelişmesin daha iyi” dedirten yerli sinemayı geliştirecek olan şeyin lokal gişe olduğunu sanacak kadar sığ bir anlayışa sırtını vermeyi reddettiği ve klişe de olsa batı etkileşimli bir polisiyeyi kendi yerelliğine sırıtmadan kanalize edebildiği için önemli yerli yapımlardan biri Sis ve Gece

Ortalama bir polisiyenin içinden geçen kimi dramatik, kimi komik karakter dizisi haliyle beraberinde geniş bir hareket alanı, zengin bir anlatım biçimi de getiriyor. Ya da getirmesi gerekir. Bizim batı polisiye geleneğinden alıştığımız biraz da budur. Ana karakterin etrafını kuşatan bu çeşitlilik kendi içinde bir bütünü meydana getirecek parçalardan oluştuğu gibi, kendi başına ana hikayeden bağımsız bir hattan da konuşabilir. Sedat’a suikast girişiminde bulunan, İlyas Salman’ın canlandırdığı Cuma buna bir örnek. Sis ve Gece ile ilgili yapılan hemen her yorumda İlyas Salman’ın sorgu sahnesinden söz ediliyor. Hatta SİYAD ödüllerinde sırf bu sahneyle haklı olarak En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü bile aldı. Benim anlamadığım, kimi yorumlarda bu sahnenin filmin genel duruşu ile hiç alakası olmaması, eğreti, zorlama, yama bir sahne olduğu eleştirileriydi. Bir kere sahiden olağanüstü bir sahne. Hatta diyebilirim ki, Haluk Bilginer’in Masumiyet’teki eşsiz tiradından sonra bir son dönem Türk filminde izlediğim en iyi monolog diyebilirim. İlyas Salman’a odaklanan kamera, onun hapse girme nedenini anlattığı trajik hikayesini izleyenin kafasında canlandırmaya o kadar muktedir ki, adeta film içinde bir başka film çekiliyor. Üstelik oyuncu koyu bir ezber yerine mimikleri, vurguları, esleriyle doğaçlamanın da ötesi sakin bir doğallık içinde o hikayeye oturduğu yerden elleri bağlı olarak tüyler ürperten bir gerçeklik yüklüyor. Filmin ana konusu ile Cuma’nın hapse düşme öyküsü arasında hiçbir yakınlık olmadığı doğrudur. Zaten Cuma’nın Sedat’a suikast etmesi için Yetkin Dikinciler’in canlandırdığı Fahri’ye yardım eden sıradan bir karakter olması, onu dolaylı da olsa ana yapıya bağlayan bir karakter yapıyor. Fakat Cuma’yı bu kadar öne çıkaran çok güçlü bir sahnesi olmasını hazmedemeyenler, hele de bu sahneyi fazlalık olarak görenler için söyleyecek söz bulamıyorum. Bugüne dek yerli-yabancı pek çok filmde fazla, gereksiz bulduğumuz sahne olmuştur. Mesela en son Quentin Tarantino’nun Death Proof senaryosunda dakikalarca film ile alakalı gözüken, lakin estetikten yoksun boş beleş diyaloglar o kadar göze batmaz, hatta bazı bazı el üstünde tutulurken, İlyas Salman’ın Sis ve Gece gibi batıya yakın polisiye örgüsüne yerel bir çeşni katan harika yorumuna “film ile bağlantısı yok” diye burun kıvırmak çok saçma. SİYAD’ın bu performansı ödüllendirmesi de ayrıca sevindirici. Tabi diğer ödül dağılımları için kopan fırtınalara hiç yakalanmadan bu paragrafı kazasız belasız sonlandıralım.

forum resmi

Genel olarak kaliteli bir kadroya sahip Sis ve Gece’de yine küçük fakat yerini bilen rollerde Mehmet Güleryüz, Yetkin Dikinciler, Tardu Flordun, Tülay Günal, Oktay Kaynarca, Itır Esen, Ümit Çırak da bulunmakta. TV’den aşina olunan yüzler, bir nebze kendilerini bulmuşlar. Mine rolüyle pek fazla görünmese de Selma Ergeç, soğuk ve gizemli bir polisiye roman kadını olarak kafi sayılır. Başrol Uğur Polat ise karizmasını oyunculuğu ile yan yana sunabileceği en müsait rollerden birini üstlenmekte. Sedat’ın bize gösterilen özellikleri yanında gösterilmeyenlerini de omuzlamış bir tecrübenin sunabileceklerini fiziki olgunluğuyla bütünlüyor. Eşi, çocukları, sevgilisi, iş arkadaşları, düşmanları, amirleri, akıl hocası, komşusu tarafından ortaya atılarak el ele tutuşup bir daire içine hapsedilmiş bir adam ne yapıyorsa onu yapıyor. Üstelik bunu neredeyse suratının yarısını kaplayan badana fırçası misali bıyıklarının arkasında yapıyor. Karaktere fazladan bir Osmanlı ağırlığı yükleyen o bıyıklar, çıplak kalındığında karikatürize bir hal de alabiliyor.

Sonuç olarak Sis ve Gece gelecek için ümit veren bir yapım. Ballandıra ballandıra anlattığımız İlyas Salman sahnesi yanında, Sedat ve Mine’nin gelgitli ilişkisini bize yansıtan yetersiz sayılabilecek flashback destekli bölümler (onların birinde Mine’nin dansettiği sahnede çalan şarkı Cassandra Wilson’a aitmiş), Sedat’a düzenlenen suikast sahnesindeki estetik yönetim, filmin geneline hakim ışık-renk uyumu ve bizi adım adım sürpriz (belki de değil) finale götüren başarılı kurgu, filmin teknik anlamda da özenli bir izleği olduğunu kanıtlıyor. Romanı senaryolaştıran ve filmi yöneten Turgut Yasalar her ne kadar bunu duymasa da kendisini tebrik ediyorum. Tekrar etmekte fayda var: Bana göre Sis ve Gece çirkinleşmeyi gelişim sayma eğilimindeki ve parasal açıdan rahatlama sürecindeki yerli film kalabalığı içinde kötünün iyisi bir film değil. Kendi kendine iyi bir film…


Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

17 Ağustos 2010 Salı

Hokkabaz


Yönetmen : Ali Taner Baltacı & Cem Yılmaz
Türkiye, 2006


El çabukluğu marifet mi, optik aldanma mı yoksa sahiden görmek istediğimiz mi? İllüzyon, sihir, büyü ya da büyük bir kandırmaca. Sihirbazlık gösterileri gerçeklerden beslenen yalanlardan ibaret. Kızılmayacak, hor görülmeyecek, eğlenceli yalanlar bunlar. Üstelik gerçekliğin referansını cebinde taşıyan, en azından herkesin gözü önünde söylenen masum yalanlar. Çocukluğun masumiyetine, yetişkinliğin şüpheciliğine kurnaz cevapları olan, gerçek malzemelerle sahte dünyaların kapılarını aralayan yalanlar.

Sihirbaz ve sihirbazlıkla ilk tanışmamı sağlayan biri gerçek, biri sanal iki kişi vardı. Sermet Erkin ve Mandrake.. Sermet Erkin, onu ilk gördüğüm ile son gördüğüm arasında neredeyse hiç değişim geçirmemiş gibi geldi. Mandrake gibi çizgi roman kahramanı da değil ki. Bunun da bir sihri vardır elbet ama onun gösterileri ve zerafeti kolay unutabileceğim türden değil. Bir de lamba cini fiziğine sahip yardımcısı Abdullah ile maceradan maceraya koşan filinta şahsiyet Mandrake vardı. (Tabi bir de ne gereği varsa aynı ismi kullanan başka bir yerli illüzyonistimiz.) Fazla meraklısı olmamama rağmen, onun maceraları içindeki gizemli karelerin bazıları hala taze kalabilmiştir.

Bir sihirbaz hızlı, güler yüzlü, zarif ve biraz da tekinsiz bir insandır. Çocukken veya bazı olgunlukların henüz yaşanmadığı ergenlik dönemi esnasında tanık olunan illüzyon gösterileri, özünde saf bir hayret yaratır. Belli bir noktadan sonra ne, nasıl yok oldu, nasıl geri geldi, bunların sebeplerine kafa yormak anlamsızlaşır, sadece yaşanan o anın keyfi çıkarılır. Gerçek illüzyon da bu noktada başlıyor zaten. Meseleye keyif almaktan ziyade şüpheci yaklaşan zihniyetlerde ise, kendisine söylenmiş olan yalanı kabullenememe baş gösterebilir. Hiç kafa yormayanlara pasifize oldukları, eğlendirici biçimde kandırıldığını kabullenemeyenlere de septik bir rahatsızlık içinde bulundukları yönünde eleştirilerde bulunsak da, en iyisi anın tadını çıkarmak olsa gerek. Çünkü sihirbazların bu çabaları, tıpkı soytarılarda olduğu gibi saygı duyulması gereken duygusal bir emekten ibarettir.

Cem Yılmaz’daki “toplumun soytarısı” imajına verilebilecek en iyi cevap belki de Hokkabaz filmiydi. İçindeki karakter zenginliğinin yansıması olan reklamlar, gösteriler ve sinema filmlerindeki gerçek ve gerçeğinden türemiş kopyalar da aslında çok önemli illüzyon gösterileriydi. Cem Yılmaz kendini çoğalttı, aslından suretler üretti, onları tek bir alana değil, her yere dağıttı. Hokkabaz’ın İskender’i bunlardan sadece biri, belki de en kırılganı. Sihirbaz asaleti, soytarı duygusallığı ve insan saflığı arasında sıkışmış bir İskender. Sevdiği işi yapma, ondan masum ihtiyaçlarını karşılayabilmek için para kazanma düşüncesiyle çocukluk arkadaşı Maradona ile birlikte turneye çıkma planları yapan İskender, Çanakkale Şehitliği’ne gitmeyi saplantı haline getirmiş, mesleğinden dolayı kendisini sürekli aşağılayan huysuz babası Sait’i de yanına almak zorunda kalıyor. Babasının yaşadığı külüstür karavanı da yanlarına alan üçlü, o yol filmlerinin bildik naif havasını solutan bir maceraya başlıyorlar. Her Şey Çok Güzel Olacak da bir yol filmiydi. Oradaki “yola koyulma” amacına nazaran daha masum bir (şehitlikle birlikte iki) misyon üstlenen filmin kendini koyvermiş hali çok sevimli ve bir o kadar da geniş zeminli. Filmin kahramanı tutunmaya çabalayan bir sihirbaz olunca, onun gerçek ile sanal arasındaki sıkışıklığını sunmayı hak eden en iyi kahraman örneklerinden biridir İskender tiplemesi..

Cem Yılmaz bir fenomen. Ünlü olduktan sonra bile sadeliğe duyduğu sevgiyi bastıramamış görünen, lüks içinde sürdüğü sanılan yaşamının aslında öyle olmadığını savunmak zorunda hisseden bir komedyen. Soytarı personasından gocunmaması, perde arkasında bunun aksini ispat edecek veya hakikatini en güçlü biçimde dilegetirmek için o soytarının etinden sütünden faydalanacak donanıma sahip olmasından kaynaklı belki de.. Maddi pozisyonunun, içinde olmaktan mutlu olduğunu düşündüğüm sıcak ve samimi basitliğinin önüne geçmesine izin vermemek gibi düzgün bir kaygısı var. Gösterisine giden insanları doyurup, kendi açlığını da senaryolaştırmak gibi zengin bir kimlik taşıyor. O gösterilerde doğru dürüst bir dekoru bile olmadığı yönündeki düşüncelere cevaben: “istesem burayı ışığa, lazere boğarım” benzeri bir cümlesi vardı. Bunu yapabileceğini G.O.R.A. ile kanıtlaması gerekiyordu kendince. O film, gösterilerde birikerek sıkışmış bir gazın patlamasıydı.Yaramaz bir çocuğun klişelerle, parodilerle, göndermelerle oynaması gereken oyunuydu. Bir nevi hokkabazlık denemesiydi. Hokkabaz ise, popüler manada ele alınan Cem Yılmaz kimliğinden beklenmesi pek olası olmayan, ama gerçek bir hokkabazlık gösterisi.. Daha doğrusu bir hokkabazın, bir sihirbaza dönüşümü.

Hokkabaz, son dönem yerli filmler arasında kuru kalabalıktan öteye gitme çabasına haiz birkaç sağlam neferden biri. Marathon Man’de maraton Thomas (Dustin Hoffman) için, De battre mon coeur s'est arrêté’de piyano Thomas (Romain Duris) için ne ise, sihirbazlık da İskender için o!. Bir kaybedenin hayata tutunma aracı. Üç kuruş maaşla kalabalık ailesini geçindiren ana-baba, çürümüşlüğün ortasında gönül verdiği sanatını icra etmeye çalışan bir sanatçı, gündelik hayatın telaşında, yorgunluğunda, acımasızlığında gerçek aşkı ve bağlılığı bulabilmiş bireyler.. Bunların adı sihirbazlık değil. Ama Cem Yılmaz’ın İskender bünyesinde sihirden, büyüden anladığı gerçekliğin yanar-döner hali bu fikire hiç de yabancı değil. Yaptığı illüzyon numaralarının sırlarını bilen İskender’in hayatın ve insanların sırlarına karşı hazırsızlığı, hayatını gösterileri ile kazanan Cem ve İskender’in meramını özetliyor sanki..

forum resmi

Her ne kadar hareket halindeki karavandan paraşütle atlayan, yaptığı iş yüzünden oğlunu hakir gören bir babanın, mantık ve hoşgörüye varan süreci pek tatminkar olmasa da (ve bu sebepten nakış gibi işlenebilecek bir baba-oğul ilişkisi ıskalanmış gözükse de), Cem Yılmaz’ın kendi canlandırdığı karakterin dışındakileri yeterince derinleştirmediği hissedilse de, skeç anlayışından, gittikçe oturduğu gözlenen bir senaryo düzenine doğru rota belirlediği fark ediliyor. Diyalogların sadeliği ve tanıdıklığı yanında, onları seslendiriş biçimi de Cem Yılmaz’ın artık kanıksanmış bir özelliği. Çok iyi bir oyuncu olduğu su götürmez. Gösterilerindeki anlatımları yanında karikatür çizercesine mimiklerini ve vücut dilini mükemmel kullanması, girdiği her kalıba bizi ikna edecek düzeyde. Bu kez de İskender olarak saf, dürüst ve duygusal bir ikna söz konusu. Daha önceki tüm karakterlerinde rastlanmayan naif duruş ile bir oyunculuk illüzyonu yaratıyor. Bu durumda da Mahzar Alanson, Tuna Orhan ve Özlem Tekin’in filme verimli bir şekilde eşlik etmelerinden başka bir şey söylemek çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bu verimli eşlikler sayesinde salt bir Cem Yılmaz egosu izlemekten de kurtuluyoruz. Ufak tefek aksaklıklarına rağmen içinde sıcaklığı ve samimiyeti muhafaza eden Hokkabaz, popüler kültür yaratığı kimliğine sahip Cem Yılmaz hayranlarını memnun edememe riski taşıyor. Ama öte yandan sinemacı Cem Yılmaz’ın geleceği için deste deste ümit taşıyor. Yönetmen ortağı Ali Taner Baltacı’nın değil de, Cem Yılmaz’ın fikri olduğu belli olan, Fatma’nın hikayesini anlattığı, video klip estetiği ve Guy Ritchie zıpırlığı ile kurgulanmış kısa bölüm ile neler yapabileceğini gösteren de bir yapısı var. Fakat işi fazla sulandırmadan tekrar sakinliğine ve kırılganlığına geri dönen yönüyle Sting’in Englishman In New York şarkısına benzettiğim bir film Hokkabaz.. O şarkı gibi huzurlu, o şarkı gibi hınzırlığını şımarmadan yaşayan bir gösteri..


Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com


13 Ağustos 2010 Cuma

Korkuyorum Anne


Yönetmen : Reha Erdem
Türkiye, 2004


Sıcakkanlı ve yardımsever oluşumuz, komşuluk ilişkilerimiz, kendimiz dışında çevremize ve diğer canlılara da sahip çıkışımız ve hayatın değerini bilişimiz geçmişimizden aldığımız ve bununla da övünmekte haklı olduğumuz niteliklerimizin başında gelir belki de... Biraz Osmanlı’nın egemen kültüründen biraz da geç kalınmış sanayileşme nedeniyle insanımızın geç tanıştığı yabancılaşmadan olsa gerek bu niteliklerimizi pek çok ülkeye nazaran uzun süre korumayı başarmıştık. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yenilgiler, zaferler, gelişmeler, gelişme kisvesi altında yapılan yenilikler derken bizde de etkileri görüldü, sanayileşmenin ve yabancılaşmanın. Sonra pek az şey kaldı el değmedik. 20.yüzyıl insanı yerini makinelere bırakırken, dünyanın pek çok köşesinde fırtınalar koparken biz hala İstanbul’da asma bahçelerde çay sefaları, adalarda faytonlu gezintiler, mahalle aralarında çocuk kovalamacalarla vakit geçirebiliyorduk. Belki güzel zamanlardı, ama bize çok azı miras kaldı. Sözlerin senet olduğu, bakmanın görmekle eşdeğer olduğu o şeffaflığın korunduğu zamanlara yetişemedik. Geç sanayileşmenin getirdiği açlık ve kapitalizmin sivri dişlerinin açtığı yaraların döneminde büyüdük bizler. Cervantes’in Don Kişot’unu ilkokulda, yarıyıl tatilinde "yayılmasınlar" diye ödev verdiklerinde fark edemedik durumun vehametini. Don Kişot’u bir çocuk romanı gibi okuyup geçtik. Ne Sancho Panza’dan ne de Rocinante’den haberimiz yoktu. Hepsi birer isimdi, okunup ve tüketilip geçilen. Kim bilebilirdi ki, ödev diye verilip tüketilen kitaplar gibi, insan hayatının da tüketilip bir kenara atıldığını… Oysa bize Martin Luther’i de bir kahraman olarak belletmişlerdi, o kalabalık sınıflarda. Kilisenin devlete bağlanmasında öncü rol oynayan King’in aslında devletin monarşisini mutlaklaştırdığını, sahi, neden kimse söylemedi. Her şeyi formüle ederek ezberleten bir sistemin şuursuz militanlarıydık o günlerde. Öğrendiklerimizi değerlendiremeyecek kadar toyduk. Sonraları büyüdük, ama uyutulduk. Uyandık, ama çalışmaya zorlandık. Zorlamalardan kafayı kaldırdık, ama pek çok şeyin yitip gittiğine tanık olduk. Lamartine, Flaubert, Pierre Loti, Hemingway, Troçki, Simeonon ve daha pek çok edebiyatçının uğruna şiirler ve yazılar yazdığı kentimizi tanıyamaz olduk. Kitaplarda okuduğumuz insanlarla, yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz semtin insanları farklıydı. Lamartine’in “Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” diye anlattığı kent artık benim yaşadığım kent değildi. Benim yaşadığım kent; Adorno’nun bahsettiği “kültür endüstrisinin” şekillendirdiği ve oryantalist şehirlerin şahı oldu çıktı. Meydanlarında her türlü sahte malın aymazca sergilendiği, hoşgörünün yerini kindarlığa bıraktığı, insanın kendinden başka hiçbir canlıyı düşünmediği, mozaik kültürün yerini faşizme ve linç kültürüne bıraktığı, modanın ve ucuzluğun şehri oldu.

Şehir değişirken insanların alışkanlıklarını da değiştirdi. Giysilerimiz değişti, yiyeceklerimiz değişti, buluşma noktalarımız değişti. Dinlediklerimiz, izlediklerimiz ve okuduklarımız değişti. Şehir ve insandaki değişim toplumsal yapıyı da değiştirdi. Birey olarak kalabilmektense, topluma uyum sağlayan, bir toplumsal grubun üyesi olarak kabul görebilecek, ortak beğenilere sahip ortanca bir insan olma ideali yaygınlaştı. Yaratıcılığını bir kenara bırakan, özgünlüğünü yitirmiş, hatalar yapmaktan çekinen ve araştırmak yerine hazıra konmayı seçen bu günümüz insanı, grup yaşantısında kendini güven içinde hissetti. Çarpıtılmış beğenisi ve uçlarda gezinen eğlence anlayışıyla kendi kendine toplumda yer edinen bireylerin türediği bir ortamda, toplumsal yapıda standartlaşarak grotesk bir kültüre teslim oldu. Aslında teslimiyet dememek lazım, ortada bir teslim oluş yok. Hala direnen ve kendi gibi olmayı her şeyin üstünde tutan, kendini ve yaşadığı dünyayı tanımaya gayretli kitleler de var. Fakat grotesk bir kültürün egemen kültür diye türediği de bir gerçek. Televizyonlarda, yazılı medyada ve dahası insanlar arasında kulaktan kulağa yayılan bu kaba saba, bel altına vurmaktan çekinmeyen, çirkin ve saldırgan kültürün etkileri gün geçtikçe de artıyor.

İşte tam da böylesi bir zamanda, Reha Erdem’in çıkıp bizi o eski cıvıl cıvıl İstanbul’a götürmesi ve bizi “insan” denen o bilinmezliklerle örülü canlının aslında hiç ölmeyeceğini hatırlatması önem kazanıyor. İstanbul gibi eski kimliğinden çok uzak, uğradığı tecavüzlerden sonra kendine bir türlü gelememiş, yağmanın ve bölünmenin hegemonyası altındaki bir kenti öylesine güzel resmediyor ki… Bir an olsun Lamartine’in dizelerinde andığı o güzel ve yaşanacak kenti görür gibi oluyoruz. Dar sokakların, kimsesiz ve tenha mahallerinin, kirli, toz toprak içinde kalmış, çarpık yapılaşmanın denekleri olmuş yerleşkelerin içine Reha Erdem’in kamerası öyle bir hayat veriyor ki… Bütün o yapılar ve insanlar yeniden canlanıyor. İnsanı ve yaşamayı yeniden öğrettiği gibi, yaşamın da farkına varmamızı sağlıyor. Gülüyorum, ağlıyorum, belim ağrıyor, seviyorum, kendime güveniyorum, korkuyorum, kaçıyorum, özlüyorum. Korkuyorum Anne’den bir satır arası bu. Hayata dair, insan olmaya dair... Aslında ne çok şeyi kaçırıyoruz, ya da yaşasak da günlük hayatın karmaşası içinde bu önemli anları fark etmeden geçiyoruz. Oysa Korkuyorum Anne’de bütün bu anlar unutulmaz kompozisyonlarla adeta kutsanıyor. İnsan olmak, böylesine güzel bir şehirde yaşamak belki de hiç olmadığımız kadar mutluluk veriyor. Bir an için Ali’nin unutkanlığı gibi biz de İstanbul’un bütün kirini ve pasını unutmak, Ümit’in el değmemiş umutlarına sahip olmak ve İpek’in denize bakarak mutlu olması kadar kolay mutlu olabilmek istiyoruz. Kentin masalsı ihtişamının arkasında gizlenen çocuksu haylazlığını ve enerjisini hissetmek ve kaybetmeye yüz tuttuğumuz o eski günlerin insanlarını yeniden tanımak için Reha Erdem önümüze yeni bir imkan sunuyor. İnsanlar ikiye ayrılır: Eğri basanlar doğru basanlar… diyerek hikayesine başlayan, yurdum insanını anlatan diyalog ve mizansenlerle masalını süsleyen Erdem, insanı; kendi insanı aracılığıyla anlamayı ve anlatmayı da ihmal etmiyor.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com


08 Ağustos 2010 Pazar

Happy-Go-Lucky



Yönetmen: Mike Leigh

İngiltere, 2008



Poppy’nin iyilikler diyarı: Happy-Go-Lucky

Mutluluk daima yakınımızdadır, yakalamak için
çoğu zaman elimizi uzatmak yeter.
George Sand

Daha çok sınıfsal ve sosyal içerikli dramları ve dönem filmleriyle tanıdığımız Mike Leigh’den, kürtaj hakkını 50’ler İngiltere’siyle birlikte tarihsel bir uzamda masaya yatırdığı “Vera Drake (2004)”den beridir haber alınamamıştı. Leigh komedi yaptığında bile genelde bu iğneleyici mizahını kasvetli atmosferlerin içerisinden çıkarttığından, böylesine neşeli ve güler yüzlü görünen bir film fikri düşük çapta bir şaşkınlık yaratmıştı. Filmi izlemeden önce içerisinde beklenmedik bir karakter dramının yatabileceğini düşünüyordum, oysa “Happy-Go-Lucky” sinirleri alınmış bir iyimserlik abidesi Poppy’nin hayatından yaşam sevgisi dolu bir kesit sunuyor. Poppy’nin neşesi değdiği yüzeylerin kimisini parlatıp ışıldatırken kimilerinden geri sekiyor ve bu sekme sırasında iki taraf da kendi içlerine dönüp bir bakıyorlar. Poppy ile en sürtüşmeli ilişkiyi yaşayan ise sürüş dersleri aldığı Scott oluyor. Scott aynı zamanda yönetmenin “Naked (1993)” filminde Johnny’nin ağzından dökülen ve şeytanı simgeleyen “666” sayılarıyla ilgili kehanetler içeren tiradının bir benzerini sunarak iki film arasındaki karşıt bağları belirginleştiriyor. Dünyaya kızgın, kendine güvensiz Scott’ın insanlara duyduğu öfke, Schopenhauer’dan taşıdığı karamsar düşünceyi Darwin’ci bir yorumla dünyanın sonuna evrilten Johnny kadar destekli ve derin değil. Mike Leigh bir röportajında iki karakterin benzetilmesine yönelik soruyu, “Johnny hatta Brian neden bahsettiklerini çok iyi biliyorlar, fikirleri var, çevrelerini algılıyorlar. Scott’ta ise bundan bahsetmek mümkün değil. O zihninin içindeki karmaşıklığı çözemediğinden yüzeysel çıkarımlar yapmaya çalışıyor.” “Naked” ve “Happy-Go-Lucky” birlikte okunduğunda yönetmen için yaşamdaki karşıtlıkların bir aradalığına dair bir tez-antitez çalışması gibi adeta.

Kusurlu bir gülümsemeye gelen tepkiler…

Bir ilkokulda öğretmenlik yapmakta olan Poppy sık sık kız arkadaşlarıyla eğlenmeye giden, vaktinin çoğunu çevresindekilere ve kendi sosyal yaşantısına ayıran dışadönük bir genç kadındır. Hayatından yakaladığımız kesit içerisinde, ev arkadaşıyla, direksiyon dersleri aldığı Scott’la, birlikte flamenko derslerine gittiği öğretmen arkadaşıyla, öğrencileriyle, ailesinden insanlarla ve yolda rastladığı herhangi pek çok yabancıyla kurduğu ilişki üzerine izlenimler ediniriz. Poppy insanlarla toplumsal statülerinden bağımsız, insan olma paydasından yola çıkarak bir iletişim kurar. İzlediği dinamik iletişim yönteminin gereksinim duyduğu özveriyi kendisi her an sağlayabildiği içinse çevresinde bu karşılığı tartmaya fazla gerek görmez. Terazinin kefeleri arasındaki denge bozulduğunda ise kimileri Poppy’nin yayılmacı mutluluğundan rahatsızlık duyarlar. Günlük hayatımızda herkesin her an Poppy gibi olması yahut öyle davranan birini kaldırabilmesi imkânsız gibi görünüyor. Aristo’nun “Kızgın olduğunuz her bir dakika için altmış saniyelik mutluluğu kaçırırsınız.” sözünün cisimleşmiş hâli gibi genç kadının yaşamı. Yine de Poppy’i dış uyaranlara kapalı, benmerkezcil bir karakter olarak düşünmemeli. Şiddet yanlısı öğrencisine yaklaşımı, sokakta yaşayan bir sarhoşla konuşma girişimi, kendisine patlayan kız kardeşi ve Scott’a verdiği tepkiler onun durumun farkına varabildiğinde ne kadar anlayışlı olduğunu da sergiliyor. Poppy toplamda kimi zaman hataları ve kusurlarıyla kabul edilmesi gereken bir iyilik meleği portresi çiziyor.

Karakter ustası Mike Leigh

Mike Leigh’in filmlerinin en ayrıksı özellikleri genelde oyunculuklarda ve onların yaratımında önemli pay sahibi oldukları karakter özelliklerinde göze çarpar. Ne “Naked”daki Johnny ne “Vera Drake”teki Vera ne de Poppy’nin sıradan ve klişe olduklarını söyleyebiliriz. Tiyatro yönetmenliği de yapan yönetmenin oyuncularla ilişkisi ve film yapma pratiği oldukça yaratıcı ve detaylı. Karakterler üzerine oyuncularla uzun sürelerce tartışan, diyalogların büyük kısmını doğaçlamalar sonunda oturtan ve filmin üretim sürecine katılanlara direkt olaya müdahil olma şansı veren bir yöntemi var. Bu müdahil oluş elbette Leigh’in belirlediği genel akışın dışına taşmıyor, öyle olsa kendisinden auteur olarak bahsetmek mümkün olmazdı. Yalnız “Happy-Go-Lucky”nin optimizmden beslenen bir durum komedisi olduğunu da göz önünde bulundurmak, Poppy’nin de belli bir yere kadar derinleşebildiğini söylemek gerek. Sürekli çevresine dönük, bir şeyleri değiştirmeye ve neşeli kılmaya çalışan Poppy’nin söyledikleri ve gösterdikleri dışında kişiliğindeki kör noktalara dair bir bakış açımız yok. Hem o kendi içine dönmediği hem de bize onun uğradığı hiçbir değişim sezdirilmediği için olabilir bu. En beklendik öğe olabilecek aşk bile filme –Poppy’nin hayatına- son yarım saatte giriyor. Hayattaki neşeye olan arzusu bakımından, hedonist olarak adlandırabileceğimiz Poppy bu ilişkiden her ne kadar zevk alsa da bize sonunda elvedayı kız arkadaşıyla bindiği kayıktan yapıyor. Filmin büyük kısmında kendini hissettiren kadınsı grup dayanışması son kertede iyice belirginleşiyor. “Happy-Go-Lucky” insana önemli sırlar vermese de sürekli kötülüğün uç noktalarında gezmeye alışmış sinema seyircisini karşıt kutbun ucunda riskli bir yolculuğa davet ediyor, olabildiğince de bu buluşmanın hakkını veriyor.


Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

06 Ağustos 2010 Cuma

Control



Yönetmen: Anton Corbijn
İngiltere, 2007



Biraz Joy Division

Joy divison müziğinin karanlığından bahsedilir hep, monotonluğunun ve bulanıklığının coşkuya neden olması yüzünden bu tanımın yapıldığını düşünürüm. Tezat bir durum: hem dinamik hem tekdüze. Joy Division sevmeyenlerin, grubun anlaması pek kolay olmayan tarzlarını anlamamıza yardımcı olduklarını da düşünürüm aynı zamanda, çünkü sıkıcı da bulsalar o koyu tonların farklı yanını anlamış gibidirler ve bu farklılıktan hoşlanmazlar. Ya da Joy Division’la ilgili her duruma böylesi açıklamalar bulmaya çalışmak hatalı bir yaklaşım sayılabilir, özellikle Ian Curtis’in hayatını öğrendikten sonra... Ian Curtis’in yaşadıkları, düşünceleri,yazdığı sözler grubun, punk türünü punktan uzak görünen yerlere götürerek kendi tarzlarını oluşturmalarına sebep olmuş gibidir. Post-punk’ın doğuşu. Kısa zamanda Manchester’ın o müzikal açıdan parlak döneminde, punk camiasına da yakın durarak (Buzzcocks’un alt grubu olarak turneye çıkmaları buna örnek gösterilebilir) üne kavuşup 4 sene içinde 2 albümle büyük bir hayran kitlesi oluşturmuşlardır. Yine de bu hikaye mutlu değil. Joy Division, Ian Curtis’in intiharıyla sona eren sadece 4 sene yaşayabilmiş bir grup ama daha sonraları gittikçe popülerleşecek bir akımın başlatıcısı, birçok grubun ilham kaynağı ve yine kendi dalında öncü grup New Order’ın kökeni olmuşlardır.

Grup elemanlarının birlikte müzik yapma kararını, bir Sex Pistols konserinden dönüşte aldıkları biliniyor. Zaten o sıralar Ian Curtis, David Bowie ve Iggy Pop gibi isimlerin etkisinde. Sonraları David Bowie’nin Warszawa parçasından yola çıkarak kendilerine verdikleri Warsaw ismiyle konserlere çıkmış ardından albüm için isimlerini Joy Division olarak değiştirmişler. Manchester’ın müzik adamlarından Tony Wilson’ın dikkatini çeken grup, bu sayede televizyona çıkmış ve İngiltere’de birçok yerde konserler vermiştir. Michael Winterbottom’ın belgeselvari filmi 24 Hour Party People’ı burda biraz anmak gerekir sanırım. Film, Tony Wilson’ın üzerinden hem o dönemdeki İngiltere underground müzik dünyasına ve yoğun extacy kullanımı yüzünden içki satışı yapamayıp kapanan konser mekanlarına, hem de Joy Division’ının gelişim sürecine değinerek hareketli bir yolculuk hissi veriyordu. Bu yolculuğa kapılmamıza asıl neden olan şey ise bence Steve Coogan’ın Tony Wilson karakterini o yoğun İngiliz aksanı ve alaycı suratıyla çok iyi canlandırmış olmasıydı. Joy Division odaklı bir film olmasa da, o dönemde nasıl yükseldiklerini ve grup içi ilişkilerini öğretecek bir ders olarak görülebilir ve bu filmden yardım alınabilir.

Anton Corbijn ve Control

Depeche Mode’un hayatınızda etkisi olmuşsa, Anton Corbijn’in bunda payı büyük olmalı. Albüm kapakları ve çektiği videolarla Depeche Mode müziğini şekillendiren insan olmuştur çünkü. Depeche Mode dışında daha birçok grup ve müzisyenle çalışmış (Echo & the Bunnymen’den tutun Metallica’ya), Ian Curtis’in hayatını anlattığı filmiyle sinemaya adımını atan üretken bir fotoğrafçı Corbijn. Çalışmalarını takip ettiğinizde yolun sonlarına doğru Control’le karşılaşmak şaşırtmıyor, Joy Division’ın Atmosphere parçasına çektiği video, gruba olan hayranlığı ve siyah-beyaz tonlardaki yarattığı ürünler size Control’ün ne kadar Anton Corbijn bir film olduğunu anlatacaktır.

Film, Ian Curtis’in karısı Deborah Curtis tarafından 1995 yılında yazılmış, kocasının biyografisi olan Touching From A Distance isimli kitaptan yararlanılarak çekilmiş. Bu nedenle olsa gerek Ian Curtis’in müzisyen yönünden çok, özel hayatında yaşadıklarına odaklanmış ve Deborah’la olan ilişkisinin filmde işlenen her şeyle bir yerinden bağlantısı olduğu izlenimini uyandıran bir film. Belgesel tadı yok, belgesel ciddiyeti de yok. Görselliğiyle zevk noktalarınızı harekete geçirecek öğelerle dolu, her sahnesinin bir fotoğraf karesi olarak zihninizde yer edeceği, işlenen konu itibariyle ister istemez depresif bir havaya bürünmüş bir film. Eğer Control’ü, Ian Curtis’in hayatı olduğu için değil, Anton Corbijn’în ilk yönetmenlik denemesini görmek istemeniz yüzünden izlediyseniz muhtemelen sevdiniz. Çünkü filmden beklentileriniz tamamen karşılandı. Ama bir Joy Division fanı için durum farklı olabiliyor. Bir de filmi böyle belirli amaçlar için değil, farklı sebepler ve durumlarda izlemiş insanların yorumları var ve sanırım bu yorumlar tarafsızlıklarıyla daha genel bir nitelik taşıyacaklar ama bu film için başka bir noktada durulmalı. Konu Ian Curtis’in hayatı.

Ian Curtis Nerede?

Ian Curtis’in somut bir şekilde algılanan sorunlarının yanı sıra kafasında insanlarla paylaşmadığı farklı mutsuz bir dünyası vardır sanki. İletişim kurmak, belli bir çabayla gerçekleştirdiği bir eylem gibidir, doğal gelişmez. Joy Division’ın kurulma evrelerinde teşhisi konulan epilepsi hastalığıyla Ian’ın kafasındakiler farklı bir yere taşınır. Artık yaşamında karşısına çıkacak engeller bedeniyle somutlaşmış, yaşamaktan nefret ettiği Macclesfield’da, kullandığı ilaçları, geçirdiği nöbetler, küçük bebeği ve Deborah’la hapsolmuş gibidir. Yaptığı müziğe yansıyordur her şey. Joy Division’ın karanlık havasının kaynağı.

Filmin dayandığı noktanın Deborah’ın yazdığı kitap olması filmin büyük ölçüde gerçekleri yansıttığını düşünmemize neden olabilir ama filmin içine yayılmış görsel güzellik, bende uyanmasını beklediğim gerçeklik duygusunun önünde büyük bir engeldi. Sahneler estetik bir çabayla daha da güzelleştikçe, ben aradığım gerçeklikten o kadar uzaklaştım. Çünkü sahnede görünen Ian Curtis portresi, melankoliyle sarmalanmış bir temsilci gibi. Mutsuz ve depresif insanların temsilcisi. Böyle sorunlu bir yaşantısı olduğu için, sahnede nöbetler geçirdiği için, karısını aldattığı ama bundan mutsuz olduğu için ve yine de devam ettiği için, yazdığı karanlık sözlerle sizin de karanlık tarafınızı anlattığını hissettiğiniz ve (ah, hüzünlü son) intihar ettiği için hayranlık beslediğiniz temsilci. Böyle bir hayranlık melankolinin verdiği zevkten kaynaklanır genelde. Ama Ian Curtis bir temsilci değil. Kendi dünyasına hapsolmuş, arada sırada yaşadığı dünyayla bağlantı kuran biri. Erkenden evlenmek ve çocuk yapmak onun bağlantıları. Sahnede kendi dünyasını paylaşıyor bizimle, kendini anlattığı yer belki sadece orası. Ve işte o dans ve dümdüz yürüyen ses, o dünyadan gelenler. Control’ün bu dünyanın varlığından bizi haberdar ettiği söylenemez. Filmi izlerken davranışlarının kaynağını anlayamıyor; Ian Curtis bunları yaşamış demek ki, diye düşünerek es geçiyoruz belki. Ya da bize uzak olan bu yaşamın izleyicisi olmak yetiyor, uzağız ne de olsa, tartışmıyoruz. Ama aslında böyle olmaması gerektiğini onun müziği sayesinde bilenlerse, biraz da abartarak onun yaşantısına ihanet edildiğini bile düşünebilir. Ne bu yüzden kızgın olan insanlara, ne de filmi izleyerek Ian Curtis hayranı haline gelenlere yapıcı eleştiriler getirilebileceğini sanmıyorum. Çok kişisel bir konu çünkü. Açık olan şeyse, Control’ün Ian Curtis’in içindeki çatışmaları yüzeysel şekilde geçiştirmiş olduğudur. Hatta kullandığıdır.

Ian Curtis dışındaki grup elemanlarının, grup menajerinin ve Tony Wilson’ın karikatürize bir şekilde canlandırılışları da rahatsız edici diğer bir unsur. Bunun, Ian Curtis’in “derin” duruşunun öne çıkarılması adına yapılmış olduğunu düşündüm. Ian Curtis ve etrafındaki iki kadın dışındaki karakterleri önemsemiyoruz, umurumuzda değiller. Sadece gülümsetecekler. Böyle bir hava oluşturmaya gerek duymuşlar filmi çekerken, çünkü hayranlık kavramı bu filmin çekilmesinde büyük bir yerde duruyor, parlayan kişi Ian Curtis olmalı.

Joy Division müziğiyle dolu ve Anton Corbijn yönetmenliğinde olması filme gösterilen büyük ilgiyi açıklıyor, hak etmediğini rahatça söylemekte zorlanıyorum çünkü insanların filme yaklaşımına göre büyük değişkenlik gösterecek bir durum bu. Eğer müzikal açıdan gelişimlerini merak ediyorsanız belirtmeliyim ki 24 Hour Party Poeple, Control’den daha samimi ve doğru bir film. Diğer yandan Ian Curtis’i hissetmek istiyorsanız Joy Division albümleri “Unknown Pleasures” ve “Closer” en önce ulaşılması gereken yerler olmalı.


Temmuz S. Gürbüz
temmuzsr@gmail.com