
Bize tanıdık bir gelecek…
Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un en sevdiğim yanı, bir edebiyat uyarlaması yapsa bile her zaman kendine has stilini filmlerine yansıtması olmuştur. Normalde her filmde olması gereken bir özellik olmasına rağmen, bugün pek az filmde gördüğümüz “atmosferi” filmlerinde yaratabilen ve bu atmosferin üstüne de her filminde fazladan bir şeyler ekleyebilen bir yönetmen olmuştur. Harry Potter serisinde yönettiği filmde, karanlık bir atmosferi başarıyla yansıtabildiğini gösteren yönetmen, Children of Men’de de Harry Potter and the Prisoner of Azkaban’a benzer bir şekilde karanlık bir dünya profili çiziyor.
Children of Men, sürekli patlamaların yaşandığı, merkezi otoritenin insanları kaba kuvvet kullanarak denetlemeye çalıştığı, insanların bireysel özgürlüklerinin sınırlandığı, mültecilerin hayvanlar gibi kafeslerde tutulduğu, iyinin ve kötünün ayırt edilemediği, dumanlı ve karanlık bir gökyüzünün hiç eksik olmadığı kaotik bir dünyada geçiyor. P.D. James’in aynı isimli romanından uyarlanan film; kadınların kısırlaşarak yeni çocuk dünyaya getiremediği ve insanlığın umudu olan çocukların varlığının bile unutulduğu, umutsuzluğa sürüklenen bir dünyada mucize yaratmaya çalışan bir grup insanın hikayesine yoğunlaşıyor. Doğal afetler, salgın hastalıklar, savaşlar, ideolojik çatışmalar gibi daha bir sürü soruna rağmen, insanlığın aslında bütün bunların üstesinden gelebileceğini gösteriyor. İlk tahlilde bu iyimser ve romantik bir bakış açısı olarak algılanabilir. Fakat yönetmen yarattığı karanlık ve kaotik atmosferle ana fikrini alt metne gizlemeyi başarıyor.
Alfonso Cuaron bir yandan “kurgusal” hikâyesini anlatırken, öte yandan da günümüz insanlarının yaşadığı sorunları filmine yedirmeyi ihmal etmiyor. Günümüzün bütün önemli sorunlarını filmde de görmek mümkün. Otoriter hükümetler, kişisel özgürlüklerinden mahrum bırakılmış vatandaşlar, insandan sayılmayan göçmenler, teknolojinin egemenliği, doğal afetler ve salgın hastalıklar karşısında insanoğlunun çaresizliği… Bütün bu bilindik meseleleri, umuda yolculuk temasıyla birleştiren ve bunlara karanlık bir arka plan yaratan yönetmen, anlatım için kullandığı teknik araçlara hakimiyetine rağmen, hikâyenin özünü asla geri plana düşürmüyor. Filmin en büyük artılarından biri de bu. Hiçbir zaman gelecekte geçen, bol efektli bir kovalamaca filmi izlediğimiz hissine kapılmıyoruz. Yönetmen bütün boşlukları ustalıkla doldurarak, vermek istediği mesajları yerli yerinde kullanıyor. Bunu yaparken de göçmenlik sorunu, karanlık ve tahrip olmuş bir dünya, karamsar, yılgın ve umutsuz insanoğlu, doğurganlığın durması gibi filmin merkezi noktalarını dengeli kullanıyor. Herhangi bir tematik seçimde bulunmayarak, birinin diğerine baskın olmasını engelliyor. Bu dengeli ve sürekli yön değiştiren, bir sonraki adımı tahmin etmeyi zorlaştıran yapıyı karakterlerde de görüyoruz. Baş karakter Theo, Kee’ye yardım etmesine rağmen, aslında bütün yaptıklarını isteksizce yapan bir anti-kahraman görünümünde. Çok trajik bir geçmişi olmasına rağmen bununla baş etmeye çalışan, fakat hâlâ arada kendini kaybeden, herhangi bir şeye güveni ve isteği olmayan, yaşayan ama niçin yaşadığını sorgulamayan, çok katmanlı bir karakter. Filmin gidişatı gibi onun da olaylar karşısındaki tavırlarını önceden kestirmek çok zor.
Yeni doğan bebekle birlikte başlatılan umuda yolculuk, Theo’nun bu karmaşık karakteriyle içsel bir yolculuğu da beraberinde getiriyor. İnsanoğlunun geleceği olan çocukların doğmaması bir umutsuzluk dalgası yaratırken, kendi geçmişi nedeniyle genelden farklı bir umutsuzluğa sahip Theo’nun kendi içindeki karmaşa da yakın çekimlerle izleyiciye verilmeye çalışılıyor. Birçok hareketli çekim olmasına rağmen, teknik ekibin bu işi başarıyla yaptığını söylemekte fayda var. Bu başarılı çekimlerin etkisiyle daha da öne çıkan Theo’nun yolculuğu, Kee’nin yolculuğundan farklı bir noktada son buluyor. Yolculuğu süresince Theo’nun değişimini gözlemlemek ve macera filmlerinin klişe kahraman prototiplerinden uzak, gelecekte yaşamasına rağmen, günümüz insanının sorunlarından muzdarip bu anti-kahraman fikri, filmi diğer benzerlerinden ayıran önemli etkenlerden biri.
Hikâyesindeki açılımları, sürprizlere açık senaryosu, hiç düşmeyen temposu ve karanlık fonuyla Children of Men başarılı bir film. Fakat filmde yönetmenin iyimserliği beni bazı sahnelerde rahatsız etmedi değil. Özellikle, kurşunların havada uçuştuğu binadan mucizevi bir şekilde çıkışları bana fazla iyimser; hatta neredeyse ulvi bir sahne olarak gözüktü. Oraya gelene kadar o kadar şey atlattıktan sonra, böylesi bir çıkış kolaycılık gibi geldi. Özellikle filmin sonlarına doğru yönetmenin iyimserliği filmde fazlaca baskın oluyor. Bence bu iyimserlik biraz daha sınırlı tutulsaymış daha da iyi olabilirmiş. Neticede Children of Men türdeşleri gibi sırtını klişelere dayayan, gücünü özel efektlerinden ve dinamik kamerasından alan basit bir seyirlik değil. Bunların ötesine geçebilen, hikâyesine güncel meseleleri de katmayı başaran, genelle birlikte bireyseli de es geçmeyen ve sürprizlere açık senaryosuyla sürekliliği olan, son dönemin dikkat çeken yapımlarından biri.
Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com
Almanya
Avusturya
Belçika
Bosna Hersek
Bulgaristan
Çek Cumhuriyeti
Danimarka
Estonya
Finlandiya
Fransa
Gürcistan
Hollanda
İngiltere
İrlanda
İspanya
İsrail
İsveç
İsviçre
İtalya
İzlanda
Kazakistan
Macaristan
Makedonya
Norveç
Polonya
Portekiz
Romanya
Rusya
Sırbistan
Slovakya
Slovenya
Türkiye
Ukrayna
Yunanistan
Serbest Yazılar


















SirEvo
Yazı için teşekkürler. İzleyip beğendiğim filmlerdendir kendisi.
Gönderildiği tarih 1 Şubat 2010 19:18