Jean-Luc Godard’ın 90’lı yıllarda sinemayı ve sinema
dilini sorguladığı “olgunluk” dönemi eserlerinin peşine düşen Gavin Smith, 1996
yılında Film Comment dergisi için yönetmenle uzun bir söyleşi yapar. Godard’ın
sinema tarihi üzerine düşünen belgeseli Histoire(s) du Cinéma, bir otoportre
çalışması JLG/JLG – Autoportrede Décembre, Hélas Pour Moi ve Nouvelle Vague
gibi çalışmalarının merkezde olduğu söyleşide, Godard’ın sinema dünyasını ve
sinemaya bakışını kendine has zekası ve hazırcevaplılığıyla keşfetmek mümkün.
Histoire(s)
du cinéma serisinin ilk filminden bu yana
yaptığınız filmler öncekilerden daha duygusal. Bu dönemdeki tüm filmleriniz
sanki sinemayla uzlaşmayı denediğinizi hissettiriyor.
Evet. Sanırım Picasso’nun bir ara çok etkilendiğim bir
sözü gibi:“Resim beni reddedene kadar resim yapmak istiyorum”. Sinema beni
birkaç film değil, birkaç on yıl daha reddetmeyecek gibi görünüyor, bu nedenle
bu bir uzlaşma. Bu benim isteğimle gerçekleşmedi çünkü ne istediğimi bilmiyorum.
Ancak bu durum, elimde olanı istediğim için gerçekleşti. Bu, daha barışçı bir
tutum. Bir film yaparken iyi olmadığında artık sinirlenmiyorum. Bir film öyle
ya da böyle olmalı diye canımı sıkmıyorum, sadece filmi kendi yönteminizle
yapmalısınız.
Sizin
film yapma anlayışınız her zaman sinema karşıtlığını temsil ediyordu.
Bugün de ‘elbette’
karşıt ancak ben artık bunu dert etmiyorum. Büyük bir film yaparken kendi
kendime:“Bu Hollywood filmlerine karşıt olacak, bir Fransız filmi yapacağım”
demiyorum. Sadece istediğim filmi yapıyorum. Kesinlikle karşıt olduğumu
biliyorum ancak burası aynı zamanda çok geniş bir alan.
Eleştirmenliğiniz
de dahil tüm kariyeriniz müzakere yapma süreci ve sinemaya terimlerle yaklaşma
olarak görülebilir.
Yönetmenlik ve eleştirmenlik arasında bir ayrım
yapmıyorum. Filmleri değerlendirmeye başlamak, aynı zamanda film yapmanın bir
parçası. Hal Hartley’in son filmini izlemeye gidersem bu aynı zamanda film
yapmanın bir parçası olur. İkisinin arasında herhangi bir fark yok. Ben film
yapma sürecinin bir parçasıyım ve neler yapılmakta olduğunu takip etmem
gerekiyor. Amerikan filmlerini düşündüğümüzde yılda yaklaşık bir film yeterli;
aşağı yukarı hepsi aynı filmler. Ancak bu yaşadığımız dünyayı görme
biçimlerimizden biri.
Film
yapmak sizin için bir anlamda ütopik bir eylem mi?
Bir filmin ütopya olmasını dilerim ancak; filmi ‘yapmak’ bir ütopya değil.
Germany
Year 90 Nine Zero (Almanya Sıfır Yılı)
ve Histoire(s) du cinéma (Sinemanın
Tarihi) filmlerinde sinemayı kaybetmiş bir araç olarak değerlendiriyorsunuz.
Evet, benim fikrim bu.
Hangi
anlar bu kaybı tanımlıyor?
I. ve II. Dünya Savaşı. I. Dünya Savaşı Amerikan
sineması için o sıralar daha güçlü olan ve iyi bilinen Fransız sinemasını alt
etmek için bir fırsattı. Pathé, Gaumont, Méliés, Max Linder büyük yıldızlardı.
Savaş sonrasında Fransızlar güç kaybettiler ve bu Amerikalılara Avrupa
sinemasına çıkarma yapma fırsatı sağladı. Ardından da Alman sinemasına
bağlandılar. Hollywood filmlerinin yarısı Almanlar tarafından yapılmaya
başlandı; Universal Carl Laemmle tarafından kuruldu.
Normandiya sahilleri ikinci çıkarmaydı; II. Dünya Savaşı
açık bir şekilde Avrupa’yı ele geçirme yöntemiydi. Bugün gördüğünüz gibi,
Avrupa politika konusunda ABD hükümetinin onayını almadan herhangi bir şey
yapamıyor. Amerikan sineması tüm gezegeni kontrolü altına aldı. Bir sonraki
filmde (Sinemanın Tarihi) demokratik olan pek çok fikrin kayboluşu –sinema
tarafından gösterilmeyen, anlatılmayan- özel bir zaman üzerinde duracağım.
Bu
bağlamda Schnidler’s List (Schnidler’in
Listesi) sizin için ne ifade ediyor?
Hiçbir şey ifade etmiyor. Sıradışı Alman Schnidler’in
hikayesi dahil hiçbir şey gösterilmiyor. Hikaye anlatılmıyor. Sadece karışık
bir kokteyl.
İtalyan
Yeni Gerçekçiliği ve Fransız Yeni Dalgası’nın savaşın ardından toparlanmadığını
mı düşünüyorsunuz?
Hayır, onlar son başkaldırıydı. Bizim avant-garde dediğimiz aslında artçıydı (arriére garde – rear guard).
Altmışlı
yıllarda Fransız sinemasının Amerika egemenliğinde olduğunu mu söylüyorsunuz?
Sanmıyorum, çünkü aynı zamanda Amerikan sinemasına karşı
genellikle savaş veriyorduk (küçük bir savaş). William Wyler ya da George
Stevens yerine Samuel Fuller ya da Budd Boetticher’i tercih ediyorduk.
Dileğimiz en azından Rivette ya da benim büyük bir sette müzikal
yapabilmemizdi. Bunu halen umut ediyoruz! Hitchcock’un sadece bir cinayet
hikayesi yönetmeni değil; iyi bir ressam ve hikaye anlatıcısı olarak daha
demokratik olduğunu söylüyorduk. Ancak bunun gerçekleşmesi imkansızdı çünkü
gerçekte ne olup bittiğini göremeyecek kadar gençtik. Bunu bugün
söyleyebiliyorum çünkü böyle düşünen sanırım sadece benim. Tarihi anlamak için
gözlerimi ve kulaklarımı kullanıyorum. Diğer insanlar kelimeleri okumak için
gözlerini kullanıyorlar.
Ancak
Amerikan sinemasıyla çeşitli biçimlerde kucaklaşarak düşmanı davet etmiş
olmadınız mı?
Hiç de değil. Hitchcock’a yakındık ancak Shirley Clarke,
John Cassavetes ya da Ed Emshwiller’a da yakındık. Yakınlarda Amerikalı bir
eleştirmen Hélas pour moi için Stan
Brakhage filmlerine benzediğini yazmış, bundan çok memnun oldum. Cahiers du
cinéma’ya katılmadan uzun zaman önce Gregory Markopoulos ile arkadaştım. Onun
yaptıklarının iyi olmadığını düşünüyorum ancak onu ve diğer bazı kişileri
kamera kullanımlarından hatırlıyorum. Bu demokrasiydi. ABD’nin komünist
Rusya’dan daha fazla demokratik görünmediğinin farkına varmamıştık.
Histoire(s)
du cinéma’nın
ikinci filminde:“Teknik; hayatı süzerek ve kimliğini oradan alarak yeniden
üretme çabasında olmalıdır” diyorsunuz. Bunun anlamı nedir?
Fotoğrafın icat edildiği ilk andan itibaren renkli
olmasının mümkün olabileceği gerçeğini analiz etmemiz gerekiyor. Ancak,
tesadüfi olmayacak bir şekilde, fotoğraf uzun zaman siyah beyaz olarak devam
etti. Avrupa ve Batı kültüründe siyah matemin rengi olduğu için fotoğrafın
siyah beyaz olmasının ahlaki bir boyutu olmalı. Böylece, doğanın kimliğini
alıyoruz ve onu kesin bir şekilde öldürüyoruz.
Doğayı
siyah beyaz fotoğraflayarak mı?
Fotoğrafla
birlikte pasaporttaki fotoğrafa insanın kimliği gibi davranıyoruz; o sadece bir
fotoğraf, kimlik değil. Sonra resimde büyük değişiklik yaşandı; daha fazla
detay oldu ve sözde gerçeklik ile daha gerçek resimler yapılmaya başlandı.
Ancak, aslında doğadan kimliğini alıyorduk, kültürel nedenlerle matemin rengi
olan siyah ve beyazla çalışıyorduk. Sonra ben ilk Technicolor’ı kullanmaya
başladım ve halen bugün çiçeklerin rengi öyle ya da böyle gerçek renklerinde
değil de cenaze çelenkleri gibi.
Sinemaya
dönüş yaptığınız 1979 yılından bu yana sinemaya özgü güzelliğe yapılan vurgu
yenilendi. Sanırım siz bunu sinemanın gizemi ile ilişkilendiriyorsunuz.
Evet. Çoğu zaman ne gizem ne de güzellik yok, sadece
makyaj var. Schnidler’s List
(Schnidler’in Listesi) gerçeği makyajlamaya güzel bir örnek. O Max Factor.
Rengi siyah beyaz olarak tanımlanmış çünkü laboratuvarlar gerçek siyah ve beyaz
yapmayı karşılayamıyor. Spielberg siyah ve beyazın renkten daha ciddi olduğunu
düşünüyor. Elbette bugün siyah beyaz bir film yapabilirsiniz ancak bu zordur
çünkü siyah beyaz renkliden daha pahalıdır. Bu nedenle sistemine sadık kalıyor,
bu sahtekarlık düşüncesidir. Ona göre sahtekar değil, kendine karşı dürüst
olduğunu düşünüyorum ancak pek zeki olmadığı için sonuç sahtekarca oluyor. Pek
de iyi olmayan bir belgesel izlemiştim ancak en azından Schnidler hakkında
gerçeklere yer verilmişti. Spielberg bu adamı, hikayesini ve tüm Yahudi
trajedisini, sanki sade bir hikayeden çok sesli bir orkestra yapar gibi
kullandı.
Tarihsel
gerçeği vermiyor.
Buna kabiliyeti yok. Hollywood’un kabiliyeti yok. Açıkçası
benim de yapmam gereken bir filmi yapabilecek yeterli kabiliyetim yok. Bunu
hedeflemeye kabiliyetim var ancak bir kısmını; üçte ikisini ya da onda dokuzunu
yapabilirim. Spielberg’in Schnidler’s
List (Schnidler’in Listesi) herhangi
bir yönetmen gibi yapmaya kabiliyeti yok, bir dahi değil ancak William Wyler -savaştan
hemen sonra The Best Years of Our Lives
(Hayatımızın En Güzel Yılları) filmini yapmıştı. Bugün filmi izleseniz
Hollywood’da bazı dürüst insanların ve birilerine ulaşabilen iyi zanaatkarların
olduğunu düşünürsünüz- gibi bir yönetmen. Sinema, bir bütün olarak, Wyler’ın
yaptığından çok daha fazla potansiyele sahip ancak o kendi potansiyelinin
tamamını kullanmış. Günümüzde bu yitirildi. Eğer bir yarış olsa William 100
yardı 12 saniyede geçerken Spielberg bunu iki dakikada yapabilirdi.
Hélas
pour moi’deki
vurgulardan biri anlatmanın uygarlığın esenliği için hayati önem taşımasına
rağmen doğru ve gerçeği kaydedip iletmede yetersiz bir araç olduğuydu.
Aynısını ben de Hélas
pour moi’de yakalayamadım ancak Spielberg’den biraz daha iyi olduğum için film
daha iyi oldu. Ancak ticari olarak onun kadar iyi olmadı. Ana fikri kaçırdım.
Film, sonunda başladığı noktadan tamamen farklı bir yere ulaştı.
Filmde
tanıklarla görüşmeler yaparak anlatımı yeniden oluşturan araştırmacının / anlatıcının
rolü bana Welles’in Mr. Arkadin (Bay
Arkadin) filmini hatırlattı.
Evet, Mr.
Arkadin’i (Bay Arkadin) hatırlıyorum ve bunu düşünmüştüm. (Araştırmacı)
kurgu aşamasının yarısından sonra filme eklendi çünkü film bir bütünü
oluşturmuyordu. İyi bir filmdi ancak… Filmin amacı bu değildi. Mr. Arkadin’de filmin amacı buydu. Bunun
için daha iyi bir filmdi diyorum çünkü Orson Welles, o sırada yaptığı ancak %
80’i olsa bile, bu filmin bir parçasıydı.
JLG’ye
göre JLG hakkında konuşalım biraz.
Aslında doğru adı JLG/JLG. Gaumont neden adını
değiştirdi bilemiyorum. Bu haliyle sanki benim JLG üzerine çalışmam ve
Fransızcada ‘examen de conscience’
olarak ifade edilen bir çeşit “biyografi” olması gerekirdi. Bu nedenle
JLG/JLG’yi bir “otoportre” olarak görüyorum. İçinde ‘ben’ olmayan bir otoportre.
Anlamı sadece resimde, başka hiçbir yerde değil. Sadece resimde değil de
(hareketli) resimlerde de anlamının varolup olmadığını merak ediyordum.
Film,
sizin çoğu zaman yalnız olduğunuzu gösteriyor. Bu hayatınızın bir yansıması mı
yoksa otoportre çalışması olduğu için mi böyle?
Tek başımayım, bunu reddedemem. İçimde pek çok kişiyle
iletişim halindeyim ancak onların bundan kesinlikle haberleri yok. Ancak
dışarıda, evet, karakterim ve hayatımın gerçekliği; insanlarla ilişkilerimin
problemli olması ve son derece yalnız olmam bazen Thoreau gibi yaşayan
insanları anlıyorum. Belki de, aynı zamanda çok gençken pek çok kuzen ve
amcanın olduğu büyük bir ailenin parçası olmuş olmamdan dolayı olabilir.
Gençliğimde etrafımda çok insan vardı, bugün ise daha adaletsiz.
JLG/JLG’yi
ölümlülükle ilgili bir tefekkür olarak görüyor musunuz? Ölümden çok söz
ediyorsunuz.
Ölümden? Hayır, hiç de değil. Başka bir zamanda daha
farklı olmazdı. İçinde ailenizin ya da duvarlarında ailenizin resimlerinin bile
olmadığı bomboş bir odanız varsa aynı zamanda suçlu ve melankolik hissedemem
çünkü ailem bile yok, sadece birkaç arkadaşım var. Ancak filme başka insanları
da koyarsam o zaman artık otoportreden farklı olarak otobiyografik olur.
Otoportre yüze tutulmuş bir ayna ya da kamera gibi sadece. Aksi halde, genç bir
oyuncuyu çocukluğunuzu canlandırması için oynatmak saçma olur. Çocukluğunuzu
oynaması çok saçma. Bu yapılamaz.
Filmde
yer alan:“Yaşam, ölümün önünde bir engeldir ve bu film benim kıyamet günümdür”
sözleri açıkça ölüm fikrinin yansıması değil mi?
Evet… Hayır, çünkü filmin açılışında da yer alan küçük
fotoğrafımı gördüğümde henüz altı yaşındayken bile nasıl böyle melankolik
baktığımı merak etmiştim. Bunun nedeni sadece annemin bana tokat atmış olması
olamaz, daha derin bir şey. İşte, daha o zaman dünyadan memnun değildim.
Filmin
sonundaki sözleriniz:“Yaşamalıyım. Kendimi sevgiye adamalıyım ki dünyada sevgi
olsun”. Bu sözler size mi ait yoksa alıntı mı?
Sanırım alıntıydı ancak şu anda benim için alıntılar ya
da benim olması neredeyse aynı. Alıntıların kimden olduğunu bilmiyorum; bazen
bilmeden bile kullandığım oluyor.
Bir
alıntıyı tekrar ederek bir anlamda siz söylemiş oluyorsunuz.
Bu benimle ilgili bir şey olmalı ancak ne olduğunu tam
olarak bilmiyorum. Renkler gibi ancak kelimelerle.
Benim
için JLG/JLG kıştan yalnızlığa, baharın gelişine, açıklığa ve gelecekteki
olasılıklarla yenilenmiş hislere yolculuk yapıyor.
Evet.
Filmin
son karelerinden birinde bahara ait müthiş bir manzara var. Hayata dair umut
verici.
Evet. Bunun dünyaya ait iyi bir metafor olduğunu
düşünmüştüm, sonra da bulutlar geliyor. Ancak bu üzücü şeyler anlamında değil,
sadece gün sona eriyor.
Filmde
daha başlarında bir yerde “içinde kimsenin olmadığı çocukluk manzaraları”
diyorsunuz. Her bir manzaranın kişisel bir yansıması var mı?
Hayır. Onları ben çekmedim, bir görüntü yönetmeni çekti
ve ben aralarından seçim yaptım. Doğa çekimleri yapmayı seven Cenevreli görüntü
yönetmeni Yves Pouliquen çekimleri yaptı. Pek çok kişi ışığa ‘itaat etmek’ zorunda
kaldığı için doğa çekimi yapmaktan hoşlanmaz. Bu ışıklandırma için iyi değildi
ancak o bir belgeselci gibi tek başına çekim yapma konusunda iyi. Ayrıca bir
bulutun manzaraya gelerek oraya hayat vermesi için üç saat beklemekten
çekinmeyen birisi.
Bu
sizin kendi başınıza yapmak istediğiniz bir şey olmaz mıydı?
Evet, ancak çok zayıftım. (Neyse) oraları çok iyi
biliyordum çünkü benim mahallemdi ve özel bir kare yakalayabilmek için tereddüt
ediyordum. Ancak onun için yeni bir yerdi ve pek çok çekimle geldi. Böylesi
daha iyi oldu. Filmi tek başıma yapmanın çok iyi olmayacağını hissediyorum,
yalnız değilim; sözde dahi ya da anarşist olan pek çok başka insan var.
JLG/JLG’deki
görsel bir motif; bir okul kitabı. Önce başlığı yazıyorsunuz, ardından
sayfaları boş ve üzerinde çocukların adı olanlar ve sonra kendi kitabınıza
dönüyorsunuz, ki onun da artık sayfaları boş. Bu boş sayfalar geleceğe, henüz
yazılmakta olan tarihe ait görüntüler gibi görünüyor.
Evet.
O
zaman bu film, bazılarının hissettiği gibi bir veda ya da yazıt değil.
Potansiyel ya da umutlu olma anlamında geleceğinizin bir çocuk gibi olduğunu
düşünüyor musunuz?
Evet, böyle hissediyorum. Belki de yaşlandıkça bir
anlamda daha genç hissediyorsunuz, daha genç ancak yaşlı (genç yaşlılık). Şunu
söylemeliyim ki, bu çok rahatlatıcı.
Çocuklarla
tanımlamak?
Evet ancak yaşlı olduğunuz gerçeğini gözardı etmeden. Halen
keşfedecek çok şey var. Pek çok yönetmen ikinci filminde: “Ne yapabilirim, her
şeyi yaptım” diyor. Ben de şu anda: “Hiçbir şey yapmadım, her şey yapılabilir”
diyorum. Ancak bunun için yeterli zamanımın olmayacağı gerçeği beni üzmüyor.
Filmlerde yapılabileceğini tahmin bile edemeyeceğimiz şeyler yapılabilir hale
geldi (her ne kadar filmler elektronik teknolojiyle yapılabiliyor olsa da).
Eski bir kitaplığı çekmek pek çok şey ifade edebilir.
Sonunda
evinizden çıkmadan film yapabilir hale geleceksiniz.
Aşağı yukarı böyle bir şey yapmıştım.
JLG/JLG’nin
açılışında kameranın ve kameramanın gölgesi sizin çocukluk fotoğrafınızı
çekmekteyken açıkça görülüyor.
Sadece bir defalık izleyicilerin – en azından bir
bölümünün – ‘beni ve beni’ anlamalarını istedim. Bu sanki; ellerinde palet ve
fırça ile resim yaptıkları sırada otoportrelerini yapan ressamlar gibi oldu.
Kameraların
arkasından yapılmış pek çok çekim var. Görüntünün tamamını göstermek yerine
vizörün plana alınmış olmasının nedeni nedir?
Şöyle ki; izleyiciyi
odaklama hakkında düşündürmek için öyle yapıldı. Edebiyatta, resimde ya da
müzikte odaklama fikri yer almıyor; nesnelere sadece odaklanılıyor.
Benzer
bir şekilde Hélas pour moi’de Rachel’in
(Laurence Masliah) uzun planda odağın dışında olduğu sıradışı bir çekim var.
Kameraya doğru hareket ediyor ve yakın çekimle odağa giriyor.
Evet, onu öyle tercih
ettim. Histoire (s) du cinéma’da (Sinemanın Tarihi) Josette Day’in La Bele et la Béte (Güzel ve Çirkin) filminden
uzun koridordan yaklaştığı bir bölüm var; Cocteau takip eden bir çekim yapmamış
ve Day’in üzerine bir kamera taşıyıcısı yerleştirerek kameraya doğru
ilerlemesini sağlamış. Efekt olarak aynı ancak anlam olarak farklı. Hélas pour moi’de ne olduğunu
anlıyorsunuz; oyuncuya odaklanılıyor. Sanki suyun altından yüzeye çıkar gibi,
çünkü ekran bir anlamda yüzey. İzleyicinin bunu düşünmesini sağlamalıyım. Bu, tamamen aynı olmasa da, müzik gibi;
onu da ya bunu iddia etmiyorum. Amerikalılar:“Tam olarak ne demek istiyorsun?”
diye sorarlar. Bunu şöyle yanıtlayabilirim: “Şunu söylemek istiyorum ancak
kesin olarak değil”.
Hélas pour moi’de bir anlamda teknik sinema sözlüğünü
keşfediyorsunuz; odak, pozlama, kamera hareketi, montaj ve hatta neredeyse hiç
kullanmadığınız uzaklaştırma ve yakınlaştırma.
Evet, çok nadiren
kullanıyorum.
En
başından bu yana özellikle mi böyle davrandınız?
Hayır, çekimler sırasında
öyle oldu. Film benden uzaklaşıyordu ve tamamen yapabileceğimden farklı olsa
bile, bir şeylere tutunmam gerekiyordu. Gramer cümlenin kendisinden daha
önemliydi ya da gramer cümlenin olması gereken haline gerekiyordu. Cümle değil
gramer yapılmıştı. Bilim adamları için başarılı olmayan bir matematiksel teori
gibi çünkü toplama, çıkarma ve eşitlik işareti dışında teoride başka bir şey
yok.
Ancak
hislere uyumluysa aracın gramerinin doğrulanması heyecan verici.
Evet, sinemanın başlangıcı
bu. Zaman zaman bizim yapabildiğimiz tek şey bu gücü bir miktar kabul etmek.
Eğer bunu matematikte yaparsanız, o zaman hiçbir anlamı olmaz. Bunu edebiyatta
yapabilirsiniz çünkü gramer ve cümle ayıramayacağınız kadar birbirine bağlı.
Ancak sinemada yapabilirsiniz. Sadece takip eden bir çekim ya da başka hiçbir
şey olmayan bir doğa manzarası planı çekebilirsiniz. Bu nedenle bazı Amerikan
yeraltı filmlerini beğeniyorum. Mesela Michael Snow’un La Région Centrale filminde uzun bir pan çekimi var. Film bu, işte bu
katıksız sinema.
Ancak
Hélas pour moi’de yer alan bu gramer
çalışmaları “anlatım” ile uyumlu görünüyor.
İyi bir senaryoya sahip
olduğumu düşünüyordum ancak çekim için henüz çok erkendi. Yazdığım ilk taslak
100-120 sayfa civarındaydı ve üç hafta sonra çekmemiz gerekiyordu. Bu nedenle
yapımcıya ve oyuncuya şunu söyledim:“Bu mümkün değil, üç ay, belki de üç yıla
ihtiyacımız var. Buna hazır mısınız?” Kimse buna hazır değildi ve bu nedenle
filmi yaptık çünkü film filmdi nihayetinde, aynen hayat gibi. Her gün yemek
yememiz gerekiyor. Pek çok şeyden emin olmam gerekiyordu ve belki de bilinçli olmayan
bir şekilde bu sinemaya özgü gramer figürlerine tutunmaya çalıştım.
Histoire(s) du cinéma’yı izleyene kadar video görüntüsünün bu
kadar güzel ve duyusal olabileceğini hissetmemiştim. Videonun potansiyelini
ortaya çıkarak bir yöntem keşfetmiş gibi görünüyorsunuz.
Her zamanki Sony ekipmanlarını
kullanıyorum (gülüyor). Sanki iyi durumda bir elektrikli süpürge kullanıyorum
demek gibi oldu. Bir bisiklet ya da araba, fark etmez; her şeyin temiz ve iyi
durumda olmasını seviyorum. Televizyon iyi üretilmemiş ancak televizyon için
(olabileceği kadar) muhteşem görüntüler oluşturabilirsiniz. Görüntünün, iyi bir
resimde olduğu gibi, ressamın taslağına benzerlik taşıdığını düşünüyorum.
Daha
önceki video çalışmalarınız ressamların çalışmaları gibi değildi. Histoire(s) du cinéma sanki kendi
dokusunda bir resim gibi.
Haklısınız. Resim tarihine
ait ve saf bir şekilde tablo gibi. Sinemasal resim, ki sinemanın bir parçası
olmasına rağmen pek çok kişi tarafından artık terk edilmiş. Reklamlardan söz
etmiyorum. Reklamcılar ya da mesela şu Polonyalı video yapımcısı Rybczynski’nin
yaptıkları sadece reklam, hiçbir anlamı yok. Bazen o bir dakikalık videolara
büyük paralar yatırdıkları ve filmler için çok pahalı bu yatırımı yaptıkları
için reklamları mı tercih etsem diye düşünüyorum. Ancak -bir şeyler satmaya dayalı
olan- anlamı, hissi ve amacı iyi değil. 30 saniyeye milyon dolar harcamak iyi
değil… Bilmiyorum, General Motor arabasının değeri bir milyon dolar olamaz.
Ancak, resim ve roman
olduğuna büyük oranda katılıyorum. Sinema benim tek amacım ancak bu mümkün olamaz
çünkü sinema resim yapmak değil. Benim için sinema (bir sanat dergisinden
içinde çeşitli figürlerin olduğu bir manzara resmini gösteriyor). Ancak ben bu
(resimdeki) insanların konuşmalarını, sahnede yer almalarını ve bunun resim
gibi olmasını istiyorum. Tüm bunların bir romandaki gibi olmasını istemiyorum.
Pek çok zaman bir resme bakıyorum ve kendi kendime:“Ne diyor?” diye soruyorum.
Bu insanlar ne düşünüyorlar? Yazdığım ilk makale Preminger ile Empresyonist
resim arasında yaptığım bir karşılaştırma üzerineydi. Belki bu mümkün değil
ancak benim için mümkün, bu benim sinemam. Bu nedenle zaman içerisinde resme
yaklaşıyor.
Şimdi bunu (sanat
dergisindeki resmi gösteriyor) bir filme koysam, bundan önceki ve sonraki
görüntüler neler olur? Resimde sevdiğim şeylerden biri biraz odağın dışında
olması ve buna dikkat etmemeniz. Sinemada ise odağın dışında olamazsınız.
Gerçekliğe bakar gibi diyalog eklerseniz ve bunu gösterirseniz sizin bu aşırı
odaklanmış sinemasal görüntünüz ile kelimeler arasında odağın dışında bir alan
oluşur. Odağın dışındaki işte bu alan, gerçek sinemadır.
Histoire(s) du cinéma’nın (Sinemanın
Tarihi) görsel dokusu –zenginlik ve duyusallıkla- belirli yerlerde yoğun
bir şekilde resim katmanları halinde oluşturulmuş.
Evet, duyusallık doğru
kelime. Romanlarda olmayıp da resimde olan o duyusallık, ki bu iyi çünkü her
bir sanat formunun diğerlerinde olmayıp kendine has olan bir ifade biçimi
olmalı. Aksi halde sadece tek bir ifade biçimi olması gerekirdi. En başından bu
yana resimler bir ailenin bir parçasına aitti. Sinema benim için sanat
ailesinin bir üyesi olarak küçük kötü çocuk, bir kara koyun gibi. Ancak o beyaz
bir koyun çünkü perdenin rengi beyaz (gülüyor). Duyusallık sinemada yeterince
yok. Sessiz sinema döneminde duyusallık vardı ve konuşmanın sinemaya girmesiyle
beraber doğal olarak bu da zamanla kaybolmaya başladı.
Mahkum
edilmiş sinema ya da görüntü.
Evet, bir anlamda öyle. Sık
sık teknolojiyi kullanmayı deniyorum. Örneğin, görüntüyü sesten ayırma amacıyla
Dolby kullanmak ve sahne gerektirdiğinde tekrar ikisini bir araya getirmek.
Açık bir şekilde, özellikle
Amerikan sinemasında artık kamerayla çalışmanıza gerek yok çünkü kamera gitgide
yapay bir hale geliyor. Yakınlarda The
Pelican Brief (Pelikan Dosyası) filmini
izledim. Sadece ticari. Kamera hareket ediyor ancak kamera hareketiyle,
hareketsizliğiyle ya da Erich von Stroheim veya von Sternberg çekimlerinin
değişimiyle hiçbir şey olmuyor. Hiçbir anlam yok, sadece film yapıyormuş gibi
davranıyoruz.
Başka
bir duyusallık biçimini hissetmiyor musunuz?
Hayır, bu fahişelik.
JLG/JLG’den başka bir alıntı:“Görüntü, iki farklı
gerçekliğin birlikte çizilerek zihnin yaratılması gibi; gerçeklikten ne kadar
uzaksa görüntü o kadar güçlü”.
Bu eski bir alıntı. JLG/JLG’de bana ait olmayan cümlelerden
biri ancak onları okuyup not aldıktan sonra benim sözlerim oldular.
Passion (Çile) filmindeki yönetmen öyle söylüyor.
O King Lear’da (Kral Lear) da var. İlk dada gerçeküstücülerinden
Pierre Reverdy’nin Zürih’te 1921 yılında dada ortaya çıktığı sıralarda yazdığı
bir şiir o. Benim görüşlerimi çok iyi ifade ediyor; görüntü güçlü değil çünkü
ölü bir insan görüyorsunuz. Bazen, çok nadiren, sadece ölü bir insanın bir
etkisi olabilir. Vietnam Savaşı bizim gördüğümüz pek çok ölüden değil.
Amerikalıların Kent State Üniversitesi’nde öldürülen bir Amerikalıyı gördükleri
için sona erdi. Binlerce değil, sadece bir kişi. Bundan sadece bir gün sonra
savaş sonra erdi ancak savaş Hanoi’nin bombalanmasından üç ya da dört yıl sonra
bitebildi.
Fikirlerinizi
uygulamaya nasıl geçiriyorsunuz? Birbirine uç karşıtlıklardan mı son görüntüyü
oluşturuyorsunuz?
Ancak görüntü var olmuyor.
Bu görüntü değil, bir resim. Görüntü, benim başkalarıyla kurduğum iletişimin
bir parçası. Görüntü bu anlamda bir ortaklık.
Sizin
görüşünüz kurguyla mı yerini alıyor?
Evet, sinemanın gerçek amacı
montaj yapılanı incelikle işlemektir. Ancak biz asla oraya ulaşamıyoruz. Pek
çok yönetmen bunu başardığını sanıyor ancak farklı şeyler yapıyorlar. Özellikle
Eisenstein; kurgu konusunda çok iyi ilerliyordu ancak o noktaya ulaşamadı. O
bir editör değildi, açıları çekiyordu. Açıları çok iyi çekebildiği için de
kurguda bu kadar ilerleyebildi. October
(Ekim) filminde aynı aslan üç farklı açıdan çekilmişti ve böylece sanki
hareketli gibi görünüyordu. Aslında kurguda açıların bir araya getirilmesi ile
bu etki yaratılmıştı. Kurgu bugüne kadar asla keşfedilmemiş bir şey. Sinemaya
konuşma girdikten sonra ve sadece kişiler teatral konuşmaya başladıktan sonra
kurgu keşfi sonra erdi.
Histoire(s) du cinéma
(Sinemanın Tarihi)
filminde A Place in the Sun (İnsanlık Suçu) filmindeki Elizabeth Taylor’ın
görüntüsü ile fırındaki bedenlerin görüntülerini birleştirdiniz. Bu da
montajdı.
Bu tarihsel bir montajdı.
Bu Elizabeth Taylor’un gülümsemesinin nasıl bir gülümseme olduğunu gösteren
eleştirel bir çalışmaydı.
Holocaust’tan dolayı.
Evet, bunun nedeni Holocaust. Bir diğer nedeni de George
Stevens Holocaust’u çekip birkaç sene bodrumunda sakladıktan sonra A Place in the Sun (İnsanlık Suçu) filmini
çekerken gülümseme ve felaket bir aradaydı. Bu her ne kadar sıradışı bir film
olsa da yoğundu ve açıklanması zordu. George Stevens’ın daha sonra yaptığı
hiçbir film bu kadar iyi değildi. The
Diary of Anne Frank (Anne Frank’in Hatıra Defteri), ki Schnidler’s List (Schnidler’in Listesi) filminden daha iyidir,
ancak iyi bir film değildir. Bu filmde Millie Perkins’in gülümsemesine
ulaşamadığı için Elizabeth Taylor’ı kullandı.
Histoire(s) du cinéma’da (Sinemanın
Tarihi) büyük güzellikler ile korku ve vahşet imgelerini yan yana
getiriyorsunuz. Sinemanın bu ikisi arasında yapıldığını söylüyor gibi
görünüyorsunuz.
Evet, bir üstünlük fikri
var. Gözleri bağlı ve üç dakika sonra infaz edilecek mahkumun gerçek
görüntüleri ile An American in Paris (Paris’te Bir Amerikalı) filminden Gene
Kelly ile Leslie Caron’ın Seine nehri üzerinde dans ettikleri sahneyi
birleştirdim. Bu bilinçsizce yapılmıştı ancak sonradan kendimde bunu yapma
hakkını gördüm çünkü her iki görüntü de büyük ihtimalle birbirine yakın
zamanlarda çekilmişti.
Histoire(s) du cinéma’nın (Sinemanın
Tarihi) ilk bölümünde sinema diline ait kurgu efektlerinde dikkate değer
bir çeşitliliği gerçekleştirme amacıyla video kullanıyorsunuz. Örneğin; iki ara
çekimi hızlıca yapmak ve bir cümle içinden kelimeleri kesmek gibi. Bunu
yapmaktaki amacınız nedir?
Kurgu yapmadan görüntüleri
birleştirmek için. Üst üste çekimler ile bizim iki görüntü olduğunu sanmamız
ancak tek bir görüntü olması için.
Filmde
süreklilik etkisi sağlanması amacıyla saniyede 24 kare hızında efektleri
kullandığınızı düşündürüyor. Sanki bunlar….
Evet, özellikle hazırlandı.
Peki
aşırı yavaş bir biçimde birbirine karışan görüntüler?
Bunların hepsi, sinemanın
ilk günlerinden kalma eski numaralar, ki biz Yeni Dalga ile bu numaraları yok
etmeye çalışmıştık. Şimdi, video geri döndü ancak iyi bir şekilde oldu bu.
Ancak
Histoire(s) du cinéma’daki (Sinemanın Tarihi) bazı geçiş efektleri sinema
geleneğine uygun değil. Örneğin; yavaş yavaş belirmekte olan görüntünün
kendisinden önceki görüntüyü de tedricen silmesi gibi. Sinemada silme ve
bölünmüş ekran efektleri var ancak çok üzerinde durulmuyor. Bu daha çok videoya
ait bir ifade biçimi gibi.
Evet, ancak bu sinema.
Video benim için sinemanın bir anlamda şubesi. Histoire(s) du cinéma’yı (Sinemanın
Tarihi) izlediğinizde geleneksel bir video izlediğinizi değil film izlediğinizi
hissediyorsunuz.
Ben
Histoire(s) du cinéma’yı (Sinemanın Tarihi) bir video yansıtması
ve aynı zamanda bir televizyon bandı olarak algıladım.
Eğer televizyon setiniz ve
stereo ekipmanınız iyi ise televizyonda daha iyi olabilir. Televizyonda
yansıtma yok. Orada reddetme var; koltuğunuzda ya da yatağınızda televizyonu
reddediyorsunuz. Sinemada yansıtıyorsunuz ancak yansıtacağınızın ne olduğuna
karar vermeniz gerekiyor. Televizyonda sadece bir şeyleri aktarabilirsiniz.
Yansıtmak, evet, sinemaya özgü.
Yine
Histoire(s) du cinéma’dan (Sinemanın Tarihi) bir alıntı:“Tiyatro
çok tanıdık, sinema çok meçhul”.
Robert Bresson?
Bunu
sizin sinemayı gecenin hikayesi
olarak tanımlamanızla ve sinema fikrinin gerçeklik ile gizem ifadeleriyle
ilişkilendiriyorum. Seksenli yılların ortalarından itibaren yaptığınız
filmlerde artan bir şekilde gizemli bir anlatım biçiminin eşlik etmesi hakkında
ne düşünüyorsunuz? Détective (Dedektif),
Hail Mary, Novelle Vague (Yeni Dalga) ve Hélas pour moi, her biri
merkezinde soyutluk, gizem ya da belirsizlik taşıyor.
Yaşlanmaya başladıkça
yapının analizi hikayenin kendisinin bir parçası haline geliyor. Bu, James
Joyce’un Ulysses’i ile Erle Stanley
Gardner arasındaki farklılık gibi. Perry Mason’da gizem sadece gizemin
betimlenmesi, Joyce’ta ise gizemin kendisinin yazımı hikayenin bir parçası.
Gözlemci ve evren aynı evrenin birer parçası. Bu aynen yirminci yüzyılın
başında atom parçacıklarının nerede olduğunun bilinmemesi ve bilimin bunu
keşfetmesi gibi. Onların nerede olduğunu biliyorsunuz ancak hızını
bilmiyorsunuz ya da hızını biliyorsunuz ama yerini bilmiyorsunuz çünkü bu size
bağlı. Tanımlayan tanımın bir parçası.
Altmışlı
ve yetmişli yıllarda çözmeye çalıştığınız gizem seküler materyalizme
dayanıyordu ve arzu, ideoloji, dil ve güç gibi olgular üzerinde duruyordunuz.
Seksenli yıllarla birlikte filmleriniz bu eleştirel sorgulamalara devam ederken
felsefe ve metafiziğin sonsuz gizemi buna eşlik etmeye başladı.
Sanıyorum öyle. Eğer
sıradan olgulardan metafiziğe ulaşıyorsanız bu iyi bir şey. Bu sanatçının bir
vazifesi. Cézanne’ın elması sıradan bir elmadan daha fazlası. Ya da sıradan bir
elma.
Bu
Nouvelle Vague (Yeni Dalga) ve Hélas pour moi’de doğayı kullanmanızın
ardında yatan fikir mi?
Evet.
Bu
iki filmdeki ışık kullanımınız pek alışılagelmiş bir kullanım değil; kamera
içerideyken pozlama dışarıya göre ayarlanmış ya da dışarıda yaptığınız
çekimlerde ufuk için pozlanmış. Neden yüksek kontrasta bu kadar vurgu yaptınız?
Çünkü kontrastı görüyorum.
Bu, biri karanlık ve biri de aydınlık olan ve birbirinden oldukça uzak olan iki
görüntüyü bir arada kullanma. Işıkla karşılaşmayı seviyorum ve ışıkla
karşılaştığınızla kontrast ortaya çıkıyor ve sonra konturu görebilir hale
geliyorsunuz. Bu, Avrupa resim sanatında özellikle de Romantikler ve
Delacroix’dan sonra her zaman bilinçli bir şekilde sorun olmuştur. Işığı arkada
kullanmamayı seviyorum çünkü arkadaki ışık film makinesine ait. Kamera ise,
aynen yaşamımızda olduğu gibi, ışığa önde ihtiyaç duyuyor. Işığı alıyoruz ve
(ardından) bunu yansıtıyoruz.
Bu
nedenle mi asla kameranın arkasına yapay ışık yerleştirmiyorsunuz?
Asla.
Ancak
yine de yapay ışık kullanıyorsunuz?
Sadece elli yıl önceki gibi
muhteşem kameramanlarım olmadığı için yapıyorum bunu. Bu nedenle yapay ışık
tercih ediyorum ancak bir şeyleri değiştirmiyorum; belki ihtiyaç duyarsak odaklanabilmek
için biraz daha güçlü bir ışık. Bana göre nerdeyse hiç kameraman kalmadı. Hepsi
televizyon için sette yaptıkları aynı dolgulardan, gölge ve hiçbir şey
kullanmamaktan dolayı yok oldular. Fazladan ışık kullanmak istemeyen ve daha
çok iyi bir diyafram kullanmaya çalışan görüntü yönetmenleri ile çalışıyorum.
Détective (Dedektif) filminden bir alıntı:“Asla ışık yok,
sadece güçlü aydınlatma var”.
Détective
(Dedektif) filminde ışık iyiydi, orada iyi bir görüntü yönetmeni
vardı (Bruno Nuytten). Bilinmeyen oyuncuları iyi ışıklandırmıştı çünkü
görünmemekten korkmuyorlardı. Ancak sözde yıldız olan Nathalie Baye ya da
Johnny Hallyday gibi isimler geldikten sonra yapay ışık kullanmaya başladı ve
bu pek iyi olmadı. Işığı onlara yansıtıyordu çünkü televizyondaki konuşmacıları
görmek istiyorlardı. Konuşmacıları görmenin ne önemi var ki? Sadece onların ne
söylediğini duymamız yeterli.
Siz
buna katılmıyorsunuz.
Ah, kesinlikle
(gülümsüyor). Bir savaş vardı. Ancak bundan kaçınamazdım çünkü sözleşme
imzalanmıştı. Bu bir tavizdi. Bir film her zaman bir tavizdir.
Çeviri:
Erdem Korkmaz
beatontheroad@gmail.com



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.