Avrupa Sineması blogundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2014 yılında gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Dardenne Kardeşler’in son filmi İki Gün Bir Gece bulunuyor.
1) İki
Gün Bir Gece (Two Days One Night)
Luc
Dardenne ve Jean-Pierre Dardenne tarafından yazılıp yönetilen bu derli toplu,
oturaklı film, Dardenne Kardeşler’den alışık olmadığımız şekilde neredeyse bize
büyük bir hayat dersi verecek nitelikte. İki Gün ve Bir Gece evli ve
çocuklu Sandra’nın ayrı kaldığı işine dönebilme mücadelesini anlatıyor.
Sandra’nın işine dönebilmesi iş arkadaşlarının yapacağı seçime bağlıdır, bu
nedenle Sandra onları ikna edebilmek için her biriyle tek tek görüşmek zorunda
kalacaktır. Filmi farklı kılan aslında bu mücadelenin hem Sandra’nın hem de iş
arkadaşlarının hayat mücadelesi oluşu. Genelde izleyici filmi izlerken başkarakter
ile empati kurarken bu filmde ister istemez kendini Sandra’nın iş
arkadaşlarının yerine de koyarak vicdani muhasebe yapacaktır. Film, konusu
itibariyle kolayca duygu sömürüsüne doğru gidebilecekken bu tür aşırılıklardan
ustaca arınmış, yapaylıktan uzak saf bir dille hikâyesini izleyiciye sunuyor.
Bazı bölümlerde üzüntü verici ama asla ümit kırıcı değil! Çünkü Dardenne
Kardeşler’in bize anlatmak istediği bir başka mücadele daha var elbette:
İnsanın kendi kendisiyle olan mücadelesi. (Güzin Tanyeri Işık)
2) Dile
Veda (Adieu au Langage 3D)
Jean-Luc
Godard seksen yaşını aşmasına rağmen, denemeye ve sinemanın imkanlarını
genişletmeye devam ediyor. Dile Veda’da
Godard, Film Socialisme ve 3x3D (The Three Disasters bölümü)
filmlerinin izinden giderek medeniyeti ve bireyin medeniyet içinde yaşadığı
çıkmazı ele alıyor. Medeni bir dünya kuran bireyin kendi çevresine ördüğü
duvarları, verili bilgiyi, kültürel normların işlevini ve birey üzerindeki
etkisini bir çiftin hikâyesi çevresinde çizgisellik kaygısı peşinde koşmadan
aktarıyor. Kişinin çevresiyle iletişim kurmasında ve medeni bir dünyaya
eklemlenmesinde birincil öneme sahip olan dilin yapısını sorgulayan yönetmen,
dilin birey ve kültür üzerindeki normatif etkisini eleştiriyor. Başroldeki
çiftiyle Adem ile Havva’nın hikâyesine atıfta bulunan Godard, başlangıç ile
günümüz arasındaki geçen süreç içinde dönüşen bireye odaklanıyor. Üç boyutun
imkânlarını sonuna kadar kullanan, kimi yerlerde bunu işlevsel bir hale getiren
(kadın ve erkeğin tek vücut olduğu, farklılıkların ortadan sahnelerde) Godard,
kuşkusuz yılın en şaşırtıcı filmine de imza atıyor. Dile Veda seyirlik bir film deneyim yaşatmak yerine izleyicileri
düşünsel bir çabaya ortak etme peşinde koşuyor. (Barış Saydam)
3) Ida
Pawel
Pawlikowski Ida ile seyirciyi
bugünden alıyor, 1960’ların sinema estetiğine ve savaş sonrası Polonya’sına
doğru yola çıkarıyor. Çerçeve ölçüsünden, siyah-beyaz renk paleti ve kadrajlarına;
karakterlerinin zarafetinden dingin tempolu inanç ve savaş sorgusuna 2014’de
adeta bir Bergman/Bresson filmi izletiyor. Ida,
senenin zamanı ve mekânı aşan en iyi filmlerinden... Bir Katolik okulunda,
rahibelik eğitimini tamamlamanın eşiğinde olan yetim Anna bir gün teyzesinin
kendine ulaşmasıyla manastırı birkaç günlüğüne terk ediyor. Kendisine tamamen
zıt bir karakter olan teyzesi Wanda, genç kıza ailesinin Yahudi olduğunu,
adının ise Ida olduğunu söyleyince Anna kendini hiç farkında olmadığı bir
tarihin ortasında buluveriyor. Hem mekânların hem de içinde yaşayan insanların
savaş sonrasında kırık dökük bir halde bulunduğu Leh kasabalarında Anna ve
Wanda ailelerinden izler arıyorlar. Yolculuktaki deneyimleriyse zihinlerinde
bugüne dair ne varsa alt üst ediyor. Ida, bir genç kızın büyüme hikâyesini
savaşın izleri ve inanç sorgusuyla harmanlayarak anlatan, her karesi kartpostal
olabilecek titizlikte bir film. (Yiğitalp Ertem)
4) Leviathan
Andrey
Zvyagintsev’in “Kremlin’le polemiğe giren, yozlaşmaya karşı cesur bir başyapıt”
olarak tanımlanan filmi Leviathan, Eyüp Peygamber’in öyküsünden
esinleniyor. Rusya’nın kuzeyinde, Barents Denizi kıyısındaki küçük bir kasabada
yaşayan Kolya, bir otomobil tamircisidir. Kasabanın belediye başkanı Vadim,
Kolya’nın dükkânını, evi ve arazisiyle birlikte satın almayı teklif eder. Ancak
doğduğu yerden kopmayı istemeyen Kolya teklifi reddedince, hukuku kendine
yontan dev mekanizmasıyla devlet canavarına karşı mücadele etmek zorunda
kalacaktır. Dönüş, Sürgün ve Elena’dan sonra Zvyagintsev bir kez daha
Avrupa’nın en önemli yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlıyor.
5) Kış Uykusu
Kış Uykusu filmi eski bir tiyatro oyuncusu
olan Aydın'ın, Anadolu bozkırlarının ortasında, adeta bir kış uykusuna yatmış
gibi görünen ıssız bir mekânda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve
taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerini konu alıyor.
Karı-koca ve kardeşlik bağları da dahil her türlü insan ilişkisinin,
çaresizlik, hayal kırıklığı, önyargılar ve çıkışsızlıkla mühürlenmiş olan o
ağır kapısını aralıyor. Nuri Bilge Ceylan Bir
Zamanlar Anadolu’da filminden sonra bir kez daha sadece kendisinin değil,
Türk sinemasının da en iyi filmlerinden birine imza atıyor. Türkiye’de bir
Çehov hikâyesi anlatırken, aynı zamanda sınıfsal eleştirisini de günümüz
Türkiyesi’ne taşıyor.
6) Turist (Force Majeure)
Turist,
usta işi sinematografisi ve inceden hicivli diliyle modern aile üzerine
sayıklıyor. İki çocuklu bir çiftin Alpler’deki kayak tatilini anlatan film,
yetişkinlerin kontrol altına almayı denediği duyguların, içgüdülerin ve
korkuların bir çığa dönüşüp benliklerinden kayıp gidişine odaklanıyor. Cep telefonlarından, mesailerden ve şehir hayatından birkaç
günlüğüne uzaklaşıp çocuklarıyla “harika” zaman geçirdikleri bir tatil yapmayı
planlayan Tomas ve Ebba çifti için her şey fotoğrafçı tarafından yüzlerine
iliştirilen bir gülümsemeyle başlar. Bu gülümsemeyi korumaya devam ederek yemek
yedikleri sırada başgösteren çığ tehlikesine Tomas, karısı ve çocuklarını
bırakıp kaçarak tepki verir. Çığ gerçekleşmese de, bu içgüdüsel kaçış, Ebba’yı
eşi üzerine bir sorgulamaya davet eder. Anlık bir korku, ebeveynlerin
birbirilerine ve kendi hayatlarına karşı baskıladıkları duygularını bir bir
açığa çıkaracak ve tartışmaya açacaktır. Aile ve cinsiyet rollerine dair
içselleştirdikleri kabullerle yaşayan, ya da gibi yapan Tomas ve Ebba, bu
rollerdeki çatlaklardan sızan bireysel arzuları anlamaya çalışırken çekirdek
ailelerini de ayakta tutmayı deneyeceklerdir. (Yiğitalp Ertem)
7) Calvary
Birlikte
yönetmenlik yapmasalar da 2000’lerin sinemaya kazandırdığı en iyi yönetmen
kardeşlerden, daha az tanınanı John Michael McDonagh, The Guard (2011) ile geliştirdiği tarzını daha da olgunlaştırıyor.
Küçük ve dışa kapalı bir İrlanda kasabasında iyi bir rahip, iyi bir baba ve iyi
bir insan olmaya uğraşan James’in taşımaya çalıştığı bu yükle olan mücadelesini
anlatan Calvary, hem incelikli bir karakter çalışması hem de sıkı bir kapalı
cemaat incelemesi. Rahip James, bir günah çıkarma seansında, günah çıkaran
kişinin kendisini bir hafta sonra öldüreceğini öğrenir. Çocukluğunda başka bir
rahip tarafından tacize uğrayan bu kişi, intikamını kilise içindeki “iyi”
birisini öldürerek almayı kafaya koymuştur. Gelecekteki katilini bizzat tanıyan
James, bu bir hafta içinde mevcut hayatına devam etmeye çalışır. Kasabalıların
ve yanına gelen kızının sorunlarını çözmek, çevresindeki inançsız kişilerin
alaylarına ve eleştirilerine rağmen inancını korumak, bir yandan da kilisesini
iflastan kurtarmak için mücadele eder. Fakat hem kilisenin bulaştığı skandallar
hem de çevresinde gördüğü adaletsizlik, ümitsizlik ve inançsızlık James’i kendi
kimliği üzerine düşünmeye iter. Olabildiğine dikenüstü, mahrem ve dokunulmaz
olayları asla buhranlı bir drama boğmayan bir kara mizah ile dillendiren Calvary, Brendon Gleeson başta olmak
üzere müthiş oyunculukları, filmin psikolojik derinliğini taçlandıran İrlanda
manzaraları ve serinkanlı sinema üslubuyla senenin en iyilerinden. (Yiğitalp
Ertem)
8) İnsanları Seyreden Güvercin (En
duva satt på en gren och funderade på tillvaron)
Roy
Andersson üçlemesinin son filmi olanİnsanları Seyreden Güvercin’de de
kendine has üslubuyla sistemi ve ruhunu kaybeden modern insanı anlatmayı
sürdürüyor. Üçlemenin diğer filmlerinden de aşina olduğumuz gibi Andersson
yaşam ve ölüm karşıtlığı üzerinden, bir yandan sıradan insanların ölümle
karşılaşmalarını, ölümün her an ve her yerde oluşunu gösterirken öte yandan da
ölümün kitleselleşerek sıradanlaşmasına ve bireyin gündelik hayatındaki
değerinin kaybolmasına atıfta bulunuyor. Üçlemesinde Batı’nın üzerine inşa
edildiği değerler ve idealler bütününün altını oymaya devam ediyor. Sakat bir
modernliğin sonucu olarak sıkışan ve işlemeyen bir sistemi, o sistemin içine
yalnızlaşan bireyleri beyazperdeye taşırken, Jean Baudrillard’a atıf yaparak
bunun bizim modernliğimizin belirgin bir özelliğinden kaynaklandığını ileri
sürüyor. Aydınlanma felsefesinin yarattığı insan prototipinden bu yana bilim ve
rasyonalite temelli ilerlemeci bir felsefenin günümüze değin süregelen süreç
içerisinde ortaya çıkardıklarını Andersson’ın filmlerinde gözlemlemek mümkün.
Bu yüzden de Andersson’ın sineması gösterdiklerinden çok, gösterdiği
görüntülerin taşıdığı simgesel değerler açısından önem kazanıyor. (Barış
Saydam)
9) Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)
Listenin
İrlanda kırsalında geçen bir diğer filmi ise büyük usta Ken Loach’un son filmi
olduğu fısıltılarıyla yüreğimizi burkan Jimmy’s
Hall. Calvary’de daha münferit
meseleler üzerinden tartışılan Kilise’nin, baskıcı bir toplumsal rolü
üstlendiği 1930’lar İrlanda’sında geçen film yine Loach/Laverty birlikteliğine
has bir özgürlük mücadelesini konu ediyor. İrlanda İç Savaşı sırasında ülkesini
terk etmek zorunda kalan devrimci Jimmy Gralton, on yıl sonra ülkesine döner.
Yıllar önce terk edilmiş bir binayı bağımsız bir kültür ve tartışma merkezine
dönüştürmeye çalıştığı için kilise ve toprak sahipleri arasında pek çok düşman
edinen ve baskılar sonucunda canını kurtarmak için Amerika’daki dostlarının
yanına kaçan Jimmy, ortalığın durulmasıyla evine, yaşlı annesinin yanına döner.
Fakat yoksul kasabanın baskılanmış gençleri ve yetişkinleri arasında adeta bir
efsaneye dönüşen Jimmy, eve dönüşüyle kasabalıların zihinlerindeki özgürlük
umutlarının dile gelmesini sağlar. El ele vererek, aynı atıl binayı tekrardan
okunan, tartışılan, dans edilen ve sanat/zanaat öğrenilen bir mekana çevirmek
için mücadeleye girişirler. Kasabanın papazı, toprak sahipleri ve güvenlik güçleriyse
bunu iktidarlarına bir başkaldırı olarak benimseyip, Jimmy etrafında çiçeklenen
düşünceleri yok etmeye soyunacaklardır. The
Wind That Shakes the Barley’in tarihsel/toplumsal dokusu ile The Angels’ Share’in naif ve dostane
işbirliğini bir araya getiren Jimmy’s
Hall, Ken Loach’un 2014’de sinemaya olağanca iyimserliğiyle ektiği naif
umut tohumlarından... (Yiğitalp Ertem)
10) Derinin Altında (Under the
Skin)
Yönetmen
Jonathan Glazer son filmi Derinin Altında’da
dünyadışı bir varlık olan başkarakterini insan bedenine büründürerek (Laura)
onun varoluş hikâyesini ekrana taşıyor. Film, Michel Faber’in aynı isimli
romanının özenli bir uyarlaması. İzleyiciyi sonuca ulaştırmayı hedeflemeyen,
ancak üzerinde çokça düşündüren deneysel bir tür diyebiliriz. Başta kadın
görünümlü bu varlığın Dünya’yı algılamasında, insan hayatını tecrübe edişinde
insana özgü özelliklerden yoksunluğunun ön plana çıkarılarak filmin insan
türüne bir iltifat niteliğinde olduğu izlenimi edinilebilir. Oysa film insan
türünün karşısındaki varlığa cinsiyetçi bakış açısıyla, insanın kötülüğü, huy
ve ahlâk niteliği meseleleriyle bizi karşı karşıya getirerek anlam
kazanıyor. Şaşırtan ve merak ettiren kurgusu, ketum diyalogları, etkileyici
müzik seçimiyle klişelerden uzak, oldukça özgün bir yapım. (Güzin Tanyeri Işık)










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.