Kadınlara
eğitimin verilmediği bir dönemde Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir grup
kadınla birlikte atölye kiralayan Camille Claudel, daha sonra bu atölyede
onlara heykeltıraşlık eğitimi veren ünlü heykeltıraş Auguste Rodin’le tanışır.
Kısa süre sonra Rodin’in hem ilham kaynağı hem de sevgilisi olan Claudel, ilk
dönem eserlerinde Rodin’in etkisindedir. Bir süre sonra akıl sağlığını kaybeden
ve Rodin’in kendi başarısını hazmedemediği için eserlerini çaldığını iddia eden
Claudel, hayatının son otuz yılını bir akıl hastanesinde geçirir.
Fransızların
nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden Bruno Dumont’un elinde Camille
Claudel’in yukarıda özetlediğimiz sarsıntılı ve trajik hayatının son bölümü
sakin ve duyarlı bir anlatımla beyazperde aktarılıyor. Claudel’in hastanede
kaldığı süreci merkezine alan Dumont, Carl Theodor Dreyer’in Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (La Passion de
Jeanne d’Arc, 1928)’nda Maria Falconetti’nin yüz hatlarından bir tablo
yaratması gibi, Juliette Binoche’tan da
benzer bir tablo çıkarmayı başarıyor. Binoche’un enfes performansıyla
sırtladığı filmde, Dumont çile çeken bir sanatçı tablosu çıkarmanın yanı sıra,
sanat ve sanatçının iktidarla ilişkisi üzerinden Claudel’in hikâyesini
günümüzle de bağlantılandırıyor. Muktedirlerin düşünen, üreten, algısı açık ve
hayal gücü geniş sanatçılarla hiçbir zaman uzlaşamayacağını, sanatın ve
sanatçının yapısı gereği iktidarı elinde bulunduranlarla bir çatışma içerisinde
olduğunu çok net bir şekilde özetliyor. Kendisine verilenle yetinmeyen
sanatçının gerçekliği kendi imgeleminde yeniden yaratarak iktidarın yetki
alanını zorlaması ve “verili” olanı reddederek bir başkaldırı içerisine girmesi
mücadelenin odak noktasını oluşturuyor.
32.
İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Bir
Deneysel Sinema Tarihi (Free Radicals: A History of Experimental Film,
2012) isimli belgeselde, Hitler iktidarının sinema alanındaki ilk icraatlarının
deneysel filmleri yasaklamak olduğunu görmüştük. Hans Richter’in yasaklanan ve
el koyulan basit kısa filmleri aslında tek bir şeyi ortaya koyuyordu:
Richter’in filmleri kural ve sınır tanımayan imgelerden oluşuyor ve filmlerinde
imgeler başıboş bir şekilde hareket ederek, tabiri caizse “deliriyor”du.
İmgelerin düzensiz ve başıboş bir vaziyette kontrolden çıkmasından bir adım
sonra insanların da aynı şekilde kontrolden çıkacağından ürken Nazilerin bu
sinemayı ve sinemacıları yasaklaması, esasında sanatçının özgün ve özgür
dünyasıyla iktidarın denetimi altında tuttuğu sınırlı alanla bir çatışma
yaratıyor. Böylesi bir özgürlük alanına müsaade etmek istemeyen iktidarların
deneysel ve avangard sanata (ve tabii ki sanatçılara) olan öfkeleri de buradan
kaynaklanıyor.
Camille Claudel,
1915’te
Bruno Dumont, Claudel karakterinin iç dünyasını bir “moraliste” gibi son derece
temkinli ve duygusal dalgalanmaları dikkatle gözlemleyen sabırlı bir biçimde
beyazperdeye taşırken, anlatısını sanat, sanatçı, inanç, iktidar, özgürlük gibi
günümüzde de tartışmaların odak noktası hâlini alan pek çok kavramla da
destekleyerek Claudel üzerinden bu tartışmalara başka bir boyut katmayı
başarıyor. Bu açıdan Camille Claudel,
1915 sadece Camille Claudel’in trajik yaşamının son bölümünü anlatan dingin
ve psikolojik bir çözümleme içeren bir eser olmasının ötesinde, günümüzün
konjonktürüne de uygun, modern bir uyarlama olarak önem arz ediyor.
Barış
Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.