Avrupa
Sineması blogundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2013 yılında
gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün
filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Abdellatif
Kechiche’nin Mavi En Güzel Renktir filmi bulunuyor.
1) Mavi En Güzel Renktir (La Vie
d'Adele)
Alexandre
Astruc’un Kamera-Kalem’ini anmak için en uygun örneklerden biri işte… Mavi En
Güzel Renktir! Bir yönetmenin kamerasını bir yazarın kalemini kullanması gibi,
derinlikli portreler yaratırken kullandığına tanıklık ediyoruz. Yılın en
şaşırtıcı yapımını selamlıyoruz…
“Filmde Abdellatif
Kechiche uzun uzun karakterlerini gözlemliyor ve kamerasıyla birlikte iki
kadının da derinlikli bir portresini çiziyor. Mutlulukları, hayal kırıklıkları
ve üzüntüleriyle Emma ve Adéle’in iç dünyasına nüfuz ediyoruz. Onlarla birlikte
bir aşkın peşinde sürükleniyor, o aşkın enerjisini hissediyor ve umutsuzluğunu
yaşıyoruz. Beyazperdede anlatılması çok güç bir şeyi başarıyor Kechiche: Aşk
gibi, yaşayan herkesin kendi iç dünyasında anlamlandırabildiği özel bir şeyi
seyirciye de geçiriyor. Karakterlerinin çevrelerindeki baskıya ve toplumsal
cinsiyet kalıplarına karşı çıkışlarından ziyade, filmi esas yukarıya çeken
unsur da bu oluyor. Mavi En Güzel Renktir, beyazperdede eşine az rastlanır bir duygu
sineması örneği sunuyor. Bir aşk hikayesi anlatmaktansa, aşkın bir insanı nasıl
değiştirdiğinin peşine takılıyor.” (Barış Saydam)
2) Onur Savaşı (Jagten)
Eski
köprülerin altından çok sular aktı ve Dogma 95 manifestosu –özellikle de
mimarları tarafından- delik deşik hale getirildi. Ancak o sıralarda film
yapmaya başlayan ve akımı benimsemiş olan yönetmenler sonradan sağlam adımlar
atmaya devam ettiler. Bu yönetmenlerden biri olan Thomas Vinterberg, son filmi Onur Savaşı ile etkili bir drama imza
atıyor.
“Ailevi
sorunların üstesinden gelmek için mücadele veren Lucas’ın (Mads Mikkelsen)
görev yaptığı kreşteki çocuklardan biri tarafından sevimsiz bir iftiraya
uğradığı ve hayatının altüst olduğu hikayede Vinterberg, taşra hayatındaki
insanların ‘hassasiyetlerini’ ve bu hassasiyetlerinin ulaşabileceği noktaları
sözünü sakınmadan eleştirmeyi başarıyor. Filmdeki rolü için son derece uygun
bir seçim olduğunu düşündüğüm Mikkelsen ise performansıyla tüm filmi sırtlamış
görünüyor. Ayrıca mekan seçimi, renkler ve ışık kullanımının kişiler arasındaki
dramatik çatışmaları destekleyici olacak şekilde kullanıldığını görüyoruz.
Filmi izlerken gerçekte olanlara mı yoksa inanmak istediklerimize mi inanıyoruz
diye düşünmemek mümkün değil.” (Erdem Korkmaz)
3) Geçmiş (Le Passé)
Ashgar
Farhadi Bir Ayrılık (A Seperation, 2011) ile evliliği bitme
aşamasında olan bir çifti filmin merkezine alarak bize ilişkiler ve onların
insanlar üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlatmıştı. Filmde sadece
evli çiftin ilişkisine odaklanmamış, onların çevresinde olup biten başka pek
çok konuya da el atmıştı. Çok beğendiğimiz Bir
Ayrılık sonrasında Farhadi’nin ne yapacağını merakla beklemeye başlamıştık.
Neyse ki Geçmiş beklentilerimizi
fazlasıyla tatmin etti.
“Film,
birbirinden dört sene önce ayrı yaşamaya başlamış ancak henüz boşanamamış bir
çifti merkeze alarak başlıyor ve ona bağlı diğer hikayeler sarmal halinde
ilerliyor. Aynen gerçek hayatta olduğu gibi önce, her şey iki kişinin birbirini
‘sevmesi’ ile başlıyor ancak zaman içinde merkezdeki ilişkinin çevresinde yer
alan diğer insanlar da yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylardan etkileniyorlar.
Kimi zaman bu etkilenme çözülmesi zor düğümler oluşmasına neden oluyor. Film
boyunca; aşk, sevgi, ilişkiler, aile, evlilik, ayrılık, geçmiş, intihar,
çocuklar, gitmek, geri dönmek, vicdan ve ahlak gibi pek çok olguyu sorgulamak
mümkün. Farhadi, senaryosunu da kendisi yazdığı filmini çekerken bazı anlarda
konuyu biraz fazla mı dağıtmış diye düşündürmesine rağmen ana hikayenin yanında
işlediği konulara küçük temaslarla hikayenin unsurlarını birbirine ustalıkla
bağlamayı başarabilmiş. Farhadi’nin insanlar arası ilişkileri ve bu ilişkilerin
hissettirdiklerini derinlikli bir biçimde anlatarak yönetmenliğini önceki
filminden bir adım öteye taşıdığını ifade etmek kesinlikle abartılı
olmayacaktır. Hem zaten, geçmişi unutabilir miyiz?” (Erdem Korkmaz)
4) Jîn
Bu yılın
en dikkat çekici filmlerinden biri de Reha Erdem’in yeni filmi Jîn’di. Kosmos’tan
sonra çıtayı iyice yükselten Erdem’in son filminde ne yapacağı merak konusuydu.
Ancak Erdem sinemasının doruk noktasında olduğunu bir kez daha ispatladı.
“Reha
Erdem’in A Ay (1988), Korkuyorum Anne (2004), Beş
Vakit (2006), Hayat Var (2008) ve Kosmos (2009)
gibi filmlerinden herhangi birini izlediyseniz, Erdem sinemasının kuru bir
şekilde gerçeği yansıtmakla, diğer bir ifadeyle gerçekçilikle ilgilenmediğini
bilirsiniz. Erdem, gerçekliği kendi süzgecinden geçirerek, kendine has bir
evren yaratmanın ve meselelerine buradan yaklaşmanın derdinde bir yönetmen. Bu
yüzden de, filmlerinde gerçeğin temsillerinden ya da bir sembole dönüşen
karakterlerden söz etmek mümkün değil. Yönetmenin son filmi Jîn’e
de buradan yaklaşmakta fayda var. Eğer dağdaki silahlı örgütten kaçan bir
gerilla kızın hikâyesi olarak Jîn’e temsili bir değer biçersek,
neden-sonuç ilişkisi üzerinden Jîn’in eylemlerini sorgularsak (niye
dağdan kaçtı, niye askeri öldürmedi vb. gibi) ve içinde olduğumuz hassas
süreçte angaje ideolojiler üzerinden ona bir anlam atfedersek Erdem sinemasının
özünden uzaklaşırız. Erdem’in de ifade ettiği gibi, Jîn aslında
bir “isyan masalı”. Jîn’in isyanının, A Ay’daki Yekta’nın, Beş
Vakit’teki çocukların, Hayat Var’daki Hayat’ın ya da Kosmos’taki
Kosmos’un isyanından bir farkı yok. Yekta’nın yetişkinlerin dünyasındaki katı
ve maddi gerçekliğin ötesine geçme çabası, yetişkinlerin dünyasında gerçeklik
algısına isyanı, Korkuyorum Anne’de, Beş Vakit’te ve Hayat
Var’da baba otoritesine isyan eden figürlerin durumu Jîn’de de
Jîn’in etrafını saran ataerkil yapıya isyanıyla örtüşerek, diğer Erdem
karakterleriyle de bir iletişim zemini kuruyor.” (Barış Saydam)
5) Kutsal Motorlar (Holy Motors)
Fransız
sinemasının ele avuca sığmaz dahilerinden Leos Carax uzun yıllar ara verdiği
sinemaya 2013 yılında muhteşem bir geri dönüş yaptı. Yarattığı Oscar
karakteriyle günümüz dünyasında bireylerin simülasyona bağımlı yaşamlarına ayna
tuttu.
“Simülasyona
bağımlı hâle getirilen bireylerin benliklerini yeniden şekillendiren ideolojik
sistem, kendisini sayısal dünyanın ardına ustalıkla gizlemeyi başarır;
yarattığı sanal gerçeklik üzerinden kişileri birer kullanıcıya/tüketiciye
dönüştürür ve varoluşu kullanma/tüketme ile paralel bir düzleme taşır. Kişi,
yaşadıkça değil tükettikçe varolur. Özneliği elinden alınarak meta düzeyinde
varlığı sayısal bir veriyle sınırlandırılır. Dolayısıyla Oscar’ın içinde
bulunduğu simülasyonun arka plânında kendisine bağlanan herkesi sayısal veri
olarak algılayan dayatmacı bir ideolojik sistem bulunur. Bu anlamda Kutsal
Motorlar, Carax’ın Merde ile başlayan modern toplum
eleştirisinin daha geniş bir perspektifle ele alınmış ve genişletilmiş bir
versiyonu olarak da yorumlanabilir. Benliğin inşa mekanizmasını ve simülasyonun
gerçeği gizlemedeki işlevini Oscar’ın bir gün boyunca taklit ettiği yaşantılar
üzerinden açığa çıkaran Carax, bizlere simülasyonun aldatıcılığını ifşa etmiş
olur.” (Barış Saydam)
6) Muhteşem Güzellik (La Grande
Bellazza)
Ne çekse
izleriz dediğimiz, başdöndürücü ve şaşırtıcı mizansen anlayışıyla hepimizi
kendisine hayran bırakan, yönetmenliğe merak saranları yeteneğiyle ümitsizliğe
sürükleyen İtalyan usta Paolo Sorrentino kariyerinin en iyi filmlerinden birine
imza attı. Roma, Fellini’den sonra hiçbir bu kadar güzel anlatılmadı!
“Muhteşem
Güzellik, 2013’ün pek çok açıdan en “büyük” Avrupa filmi. Alabildiğine
şatafatlı, satirik ve eklektik bir yüksek sosyete portresi. Gençliğinde çok ses
getiren bir roman yazmış, sonrasında alaycı röportajlar yapıp sıkı partiler
vererek yaşamını burjuvazinin yeraltı dünyasında geçirmiş Jep Gambardella’nın
kendi varoluşunu sorgulayacak kadar yaşlanmasıyla film başlıyor. Buradan
itibaren, Jep bir yandan anılarla dolu yaşamını ve gençlik aşkını düşlüyor öte
yandansa gece hayatına yeni dostluklar kurarak devam ediyor. Artık toplumsal
normlardan yana pek bir çekincesi kalmamış olan Jep, bir flanörün düşünce
çeşitliliğiyle çevresine bakıyor. Sorrentino’nun alabildiğine dinamik kamerası
mekanlar arasında ve tarih içinde salınırken zenginlik, cinsellik, din, sanat
ve zevkler üzerine yepyeni imgeler üretiyor. Belli bir kesim için de olsa
varoluşun anlamını sorun edinen böylesi bir filmde, Jep gibi safi tefekkürden
ziyade sürekli eyleyen bir karakterin varlığıysa hikayeyi her anında keşiflere
açık kılıyor. Sinema başkalarının hayatlarını izlemek ya, Muhteşem Güzellik de
lüks ve tarihi bir yalının içindeki sirk ortamını gösteriyor.” (Yiğitalp Ertem)
7) Zerre
Zerre bir
ilk film olmasına karşın, son derece yetkin bir yönetmenin elinden çıktığı her
sahnesinde kendisini gösteriyor. Planlı, programlı ve karakterin iç dünyasını
dışavuran çekimleriyle yılın en ilgiye değer filmlerinden…
“Erdem
Tepegöz'ün Zerre’de insanın değerini dert edindiği, derdini seyirciye hiçbir
didaktik söyleme başvurmadan olabildiğince sert, sade ve gerçekçi sunduğu
söylenebilir. Zerre, engelli kızı ve annesi ile birlikte yaşayan, yoksunluk ve
sefalet içindeki bir kadının hayatta kalma mücadelesini konu ediniyor. Bu
mücadelenin bize “erkeksiz” ve “sahipsiz” bir kadın kahramanın gözünden
aktarılıyor olduğunu belirtmek gerek. Film bittiğinde bilmediğiniz sonu
görmezden gelemiyorsunuz. Bernhard’ın dediği gibi, “İnsanın asla ve hiçbir zaman suçtan söz etme hakkı yok, hiç kimsenin
ve hiçbir şeyden… diğerlerinde olduğu gibi burada da hastalar söz konusu,
toplum yüzünden hastalananlar ve bütün toplum, milyonlarca ve yüz milyonlarca
insanın kendisi yüzünden hastalananlardan başka bir şey değil… Thomas
Bernhard, Düzelti, Çev: Sezer Duru, İstanbul: YKY, s. 135 (Güzin Tanyeri)
8) Yozgat Blues
Bu yılın en hüzünlü kaybeden hikayelerinden
biri de Mahmut Fazıl Coşkun’dan…
“Uzak
İhtimal’de bir
müezzinle bir rahibe adayı Hıristiyan kadınının arasında başlayan duygusal
yakınlığı ele alırken bir taraf olmamaya ve karakterlerine mesafeli bir şekilde
yaklaşmaya özen gösteren Mahmut Fazıl Coşkun, Yozgat Blues’da da
benzer bir yaklaşım sergiliyor. Bir AVM’nin zemin katına mahkûm edilip istediği
müziği icra edemeyen Yavuz’un “tutunamama” hali de belediyenin düzenlediği
müzik kurslarından öğrencisi olan Neşe’nin hırslı bir şekilde sınıf atlama
çabası da bu sayede seyircide özdeşleşmeye, acımaya, öfkeye ve rahatlamaya yer
vermeden aktarılıyor. Sıradan bir yönetmenin elinde çabucak bir kaybeden
portresine dönüşecek Yavuz karakterini Coşkun bütün katmanlarıyla birlikte ince
ince dokuyor. Yavuz’un toplumla iletişim kurma çabaları sekteye uğradıkça
yaptığı rutinleri daha da ciddiye alarak, söylediği tek şarkıya tutunması ve
dışarıdan hayatı ne kadar “sıkıcı” gözükse de, yaşama uğraşındaki pozitif duruş
belki de onu benzerlerinden ayırarak bir Zebercet olmanın kıyısından
döndürüyor. Yavuz, Zebercet’le Muharrem arasında gidip geliyor ama onlardan
biri olmuyor. Coşkun, bir yandan modern tüketim toplumunun dışladığı, zemin
katlara, yeraltına mahkûm ettiği bireyin iç dünyasını resmediyor, diğer yandan
da bu bireyi 80’lerdeki muadiliMuhsin Bey’in karakterlerine yaklaşımı
gibi sevgi dolu ve sıcak bir bakışla kucaklamıyor; tersine karakteriyle arasına
belli bir mesafe koyuyor. Bu sayede Coşkun’un filmi kültürel çatışmayı, toplumsal
dönüşümü ve tek tipleştirici bir hegemonik söylemi ifşa ederken, nostaljiye de
sığınmıyor, Don Kişot’luğa da soyunmuyor. Seyirciye mutluluk, rahatlama,
üzülme, acıma vb. duygular yerine saf bir melankoli bırakıyor; ama bu
melankoli, karakterlerinin tutunamama çabasıyla birlikte modern toplumun o
karakterleri kusmasından, şehrin çeperlerinde yaşamaya mecbur kılmasından ve
dayatmacı toplumsal ve kültürel yapısından kaynaklanıyor.” (Barış Saydam)
9) Direniş Günlerinde Aşk (Apres
Mai)
Olivier
Assayas’ın bizleri 1970’ler Avrupası’na geri götürdüğü filmi Direniş Günlerinde
Aşk da geçtiğimiz yıl radarımıza takılan ve etkisinden kurtulamadığımız
filmlerden oldu.
“Direniş
Günlerinde Aşk, 1970’ler Avrupası’ndaki sol gençlik muhalefetinin çeşitli
ikilemlerine oldukça zengin bir yelpazede bakıyor. Kahramanı Gilles ekseninde,
önce en radikal anlamıyla politikleşen fakat sonrasında özel hayatlarına
çekilmeye başlayan bir grup gencin dönüşümleri en ince detaylarıyla
anlatılıyor. Lise yıllarında anarşist olan Gilles, yıllar içinde kollektif ve
şahsi arzuları arasında gidip gelirken çeşitli ülkelerde farklı politik
fraksiyonlarla, farklı aşklarla haşır neşir oluyor. Bir yandan polisle
çatışırken, öte yandan soyut resimler yapıyor. Devrimci sinema yapmak isterken,
sinema salonlarında bilet sayıyor. Gilles kendine ve çevresine bakarken,
Assayas da daha toplumsal bir plandan gençliğin arzu dolu arayışına kulak
kabartıyor. Ne safi hayal kırıklığı veya gençlik aldanması, ne de kutsal bir
güzelleme ama hepsinden biraz... Film, kültürlü küçük burjuva ailelerin
entelektüel çocuklarının devrim mücadelesini bir oyun olarak değil de ciddiye
alarak, yargılamadan, kendi tarzını da mizahi bir dille sorgulayarak konu
ediyor. Şimdilerin düşünce evreninde antika değeri atfedilen politik sanat
tartışmaları tam da böylesi filmleri değerlendirmenin ölçütü aslında. Ve
motomot çevirisiyle “Mayıs’dan Sonra”, belki Mayıs sırasında çekilse bu açıdan
çakacak iken, günümüzün sinema ortamında sınavını başarıyla veriyor.” (Yiğitalp
Ertem)
10) Evde (Dans la Maison)
Her sene
olduğu gibi bu sene de gelenek bozulmadı ve François Ozon bir kez daha Top 10
listemizde…











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.