33.
İstanbul Film Festivali’nde 22 Mart Cumartesi günü biletler satışa çıkıyor.
Biletler satışa çıkmadan bizler de radarımıza aldığımız filmlere kısaca bakalım
istedik.
Uluslararası Yarışma
İzlanda
sinemasının en ilgi çekici simalarından Ragnar Bragason, dram ile komedi
arasında ustaca bir denge kurmasıyla tanınıyor. Bragason son filmini şöyle
özetliyor: “Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var. Metalci dramatik bir film.
Hem müşfik, hem haşin, arada da isyankârca komik. Filmde, korkunç bir kayıp
yaşanıyor. Hayat boyunca çektiğimiz acılara nasıl katlandığımız, aile olgusu,
hayaller, kâbuslar mercek altına alınıyor.” Heavy metal’e şapka çıkaran bu hem
komik hem de duygusal film, gözlerden uzak bir çiftlikte büyüyen ve rock
yıldızı olmayı çok ama çok isteyen bir genç kızın hikâyesini anlatıyor.
Abim
Evin Tek Çocuğu ve Hayatımız ile
tanıdığımız Daniele Luchetti, kısmen otobiyografik yeni filmi Mutlu Yıllarımız’da seyirciyi
70’li yıllara götürüyor. Küçük Dario’nun anlatıcı görevini üstlendiği bu
yolculukta sorunlu bir ailenin dünyasına dalıyoruz. Dario’nun babası Guido, bir
türlü istediği başarıya ulaşamayan ve giderek içine kapanan bir sanatçı. Annesi
Serena ise kocasına deli gibi âşık ve tam da bu yüzden ne bencilliğine ne de
kaçamaklarına tahammül edebiliyor. Dönemin özgürlük rüzgârı çok geçmeden bu
aileyi de yakalıyor ama böylece anne ve baba birbirinden daha da uzaklaşıyor.
Küçük Dario ise sinemaya olan ilgisini keşfediyor ve olan biteni el kamerasıyla
kaydetmeye çalışıyor. Yönetmen Luchetti’ye göre, peliküle ve onun kendine has
kokusuna bir saygı duruşu olan Mutlu Mutlu Yıllarımız’ın ilk
gösterimi Toronto Film Festivali’nde yapılmıştı.
Joachim
Trier’in Reprise ve Oslo, 31 Ağustos gibi
birçok ödüllü filminin senaryosunda imzası bulunan Norveçli yönetmen Eskil
Vogt’un ilk uzun metrajlı filmi Körlük,
görme duyusunu kaybedince eve kapanan bir kadın yazarın aklını da kaybetmemek
için gerçekliğe sıkı sıkı sarılma mücadelesini işleyen, gerilimli olduğu kadar
mizah unsurlarını da kullanan bir dram. Görüntü yönetmenliğini Dogtooth’un
da kameramanlığını üstlenen Thimios Bakatakis’in yaptığı ve yalnızca görme
değil yazma ve yalnızlık üzerine de bir film olan Körlük,
gerçeküstü atmosferi, seyrek diyalogları ve sürprizli mizahıyla son derece
özgün.
Galalar
Bu
yıl Berlinale’nin açılışını yapan Wes Anderson’ın yeni filmi, bizi 20. yüzyıl
tarihinden referanslarla dolu hayali bir dünyaya sokuyor ve Orta Avrupa’da
efsane bir otelin hikâyesini anlatıyor. Büyük
Budapeşte Oteli’ne yıllar önce belboyluk göreviyle giren ve daha sonra
otelin sahibi olan Zero Mustafa bu süreci anlatırken, son derece eğlenceli bir
polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi. İrili ufaklı rollerde sayısız ünlünün
gözüktüğü bu benzersiz masal, belki de Wes Anderson’ın şu güne kadarki en
görkemli ve en iddialı filmi. Üstelik Anderson daha büyük bir projeye kalkışmış
olsa da bildik tarzından ödün vermemiş.
Markus
Zusak’ın aynı adlı çok satan romanından uyarlanan Kitap Hırsızı, soykırıma dair etkileyici bir hikâye
anlatıyor. “Ölüm”ün anlatıcılığında bizi Nazi Almanya’sına götüren film,
komünist annesinden ayrılmak zorunda bırakılan ve başka bir aileye evlatlık
verilen Liesel’in yaşadıklarını perdeye taşıyor. Ülkede kitaplar yakılırken
okumaya merak salan küçük kızın hayatı, yeni anne ve babası, eski aile dostları
Yahudi Max’ı evlerinde saklamaya karar verdiğinde bir kez daha değişiyor.
Savaşın gölgesinde, sürekli ölümle dans eden insanların hayatına odaklanan Kitap
Hırsızı, benzersiz bir büyüme öyküsü.
Roman
Polanski’nin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Kürklü Venüs’ü sadece iki oyuncunun sürüklediği bir tiyatro
uyarlaması. Bir yönetmen ve onun sahneye koyacağı oyunda başrolü kapmaya
çalışan bir aktris... Bu ikilinin birbirine hazırladığı kurnaz tuzaklar aslında
insanlık tarihi kadar eski, kadın ve erkek arasındaki savaşın bir yansıması.
Efendi ile köle sürekli yer değiştirirken, Polanski hınzırca kendisiyle de
dalga geçiyor; zira yönetmen rolündeki Mathieu Amalric, şaşırtıcı şekilde
Polanski’nin gençliğine benziyor. Aktrisi ise Polanski’nin gerçek hayattaki
karısı Emmanuelle Seigner canlandırmakta.
Ustalar
Gelecekte
dünyanın nasıl çarpık bir hale bürüneceğini hakkıyla filme çekecek bir yönetmen
varsa, olsa olsa Terry Gilliam’dır. Ünlü yönetmen Sıfır Teorisi’nde,
gelecekte Londra’da geçen bir öyküyü anlatıyor: Varoluşsal acılarla kıvranan,
sıra dışı bilgisayar dahisi Qohen Leth’in öyküsünü. Elinde “Ben neden varım?”
sorusuna yanıt olabilecek gizemli bir proje var. Fakat, cilveli Bainsley ve
patronun oğlu Bob’un ziyaretleri Qohen’in yalnızlığını sık sık bozuyor.
Polonyalı
yönetmen Andrzej Wajda Walesa’da, memleketlisi ve dostu
Dayanışma Sendikası’nın lideri Lech Walesa’nın özeline ve hatta mahremine kadar
giriyor. Basit bir dok işçisi olarak yola çıkan ama günün birinde Nobel Barış
Ödülü’ne layık görülen bu karizmatik liderin geçirdiği inanılmaz dönüşüme ışık
tutmaya çalışıyor. Polonya’nın Oscar aday adayı olan filmin ilk gösterimi
Venedik Film Festivali’nde yapıldı. Bu çağdaş kahramanlık öyküsü, bir yandan da
o güzel Baltık kenti Gdansk’ta Yeni Avrupa’nın ilk izlerini arıyor.
Amarcord,
8½, La Dolce Vita gibi
unutulmaz filmleriyle günümüzde eşsiz bir usta kabul edilen efsanevi sinemacı
Fellini’nin ölümünün yirminci yıldönümüne denk gelen bu film anılar, arşiv fotoğrafları
ve yeniden canlandırmaları bir araya getiriyor. Kendisi de emsalsiz bir
yönetmen olan Ettore Scola, 1950’li yıllarda daha 16 yaşındayken Fellini ile
tanışmak ve dostluk kurmak şerefine ermiş. Scola Fellini'yi Anlatıyor işte bu iki adamın arasındaki
büyüleyici dostluğu sevgiyle anlatıyor; ikilinin Marcello Mastroianni gibi
ortak dostlarını anarken, beraber çalıştıkları Cinecitta Stüdyoları’nı da
anımsıyor.
Dünya
Festivallerinden
Oyuncular
kadar tiyatro, sinema, felsefe ve edebiyat tutkunlarının da kaçırmaması gereken
bir film 3 Oyunculuk Egzersizi.
2012 yılında, Rumen yönetmen Cristi Puiu (Bay Lazarescu’nun Ölümü ve Aurora filmlerinin
yönetmeni) Fransa’nın Toulouse kentinde Chantiers Nomades atölyesinde
sinema oyunculuğu dersi vermeye davet ediliyor. Puiu ders anlatmaktansa, film
çekmeye karar veriyor. Rus şair ve filozof Vladimir Solovyov’unÜç Diyalog adlı
yapıtını günümüze uyarlayıp atölyeye katılanların savaş, ahlak, dostluk ve
hatta futbol gibi çok çeşitli konularda birbirleriyle sohbet etmelerini istiyor.
Yönetmen ve atölyeye katılanlar açısından sonuç, yaşam ve oyunculuk üzerine,
entelektüel bir zihin egzersizi.
İran
rejiminin yirmi bir yazar ve gazeteciye suikast planladığı 1995 yılında yaşanan
gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen Elyazmaları Yanmaz, yönetmen
Muhammed Rasulof, İran’da uygulanan sansürün, zulmün ve otoriter rejimin net
bir resmini çiziyor. Filmde, İran’da bir aydın ve siyasi tutuklu olarak yattığı
hapishanede anılarını gizlice kâğıda aktaran yazar Kasra’yı izliyoruz. Kasra
yazdıklarını yayınlayıp hemen ardından ülkeyi terk etmek üzere ne gerekiyorsa
hazırlamıştır. Gelgelelim emniyetten birileri bu planı fark eder. Kasra’nın
yazılarını yok etmek için yapmayacakları şey yoktur. Bu arada, Hüsrev ile
Murteza’ya bir suikast görevi verilir, fakat son anda, ikilinin planlarını
değiştirmesi gerekir… Altı yıl hapis cezasına çarptırılan Muhammed Rasulof’un
da tıpkı Cafer Panahi gibi film çekmesi yasaklandı. Yönetmene ayrıca, Ekim
2013’te yurtdışına çıkma yasağı getirildi. Can güvenlikleri açısından, film
ekibinin isimleri gizli tutuluyor.
1999
yılında, bir dizi parçalanmış cesedin bulunmasıyla başlayan bu polisiye, beş
yıl sonrasına geçiş yapıyor. Söz konusu davayı çözüme ulaştıramayan iki polis,
benzer cinayetlerin tekrar başlamasıyla dikkat kesiliyor. Deliller ise aynı
genç kadına işaret ediyor. Parodi ile ciddiyet arasında, ilginç bir dengede
seyreden İnce Buz, Kara Kömür,
iyi bir kara filmin sahip olması gereken tüm bileşenlere sahip: yönlendirilmeye
açık bir erkek karakter, bir vamp kadın, cinayet, entrika ve karanlık bir
şehir.
NTV Belgesel Kuşağı
Bertolucci’den Bertolucci filminde, sinemayı
İtalyanların “Bizim Godard’ımız” adını verdiği, efsane sinemacı Bernardo
Bertolucci’nin gözünden ve dilinden izliyoruz. Dünyanın dört bir yanından, 300
saati aşkın arşiv kaydının bir araya geldiği bu özgün ve olağanüstü yolculuğun
tamamlanması iki yıl sürmüş: “Bu film, bize sinemayı öğreten müthiş bir film
ustasını, örnek bir sinemacıyı, bir dâhiyi, bir ilham kaynağının sinemayı
anlatışını gözler önüne seriyor.”
“Eğer
sinema bir din olsaydı, burası da Vatikan olurdu. Şu anda arzın merkezindeyiz.”
Bu sözler, Kasım 2011’de buz gibi bir gece vakti Bergman’ın Farö Adası’ndaki
evine girerken, ünlü yönetmen Alejandro Gonzales Innaritu’nun dudaklarından
dökülüyor. Bergman’ın Evinde isimli belgeselde, efsanevi yönetmen
Bergman’ın bu adadaki efsanelere konu olan evine adım atıyoruz. Bergman ölünce
geriye devasa bir VHS film koleksiyonu bırakmıştı. Koleksiyonda yer alan
filmlerin yönetmenleriyle el ele, bu benzersiz ustanın yaşamını, adasını, en
önemli filmlerinden bazılarını ve hem diğer yönetmenler, hem de genel olarak
sinema tarihi üzerinde bıraktığı izleri inceliyoruz.
Venedik
Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel olarak tarihe geçen Çevreyolu, adını Roma’yı
çevreleyen otoyoldan alıyor. Yönetmen Gianfranco Rosi, bu otoyol çevresinde
yaşayan çeşitli insanların gündelik hayatından kesitleri etkileyici bir üslupla
perdeye taşıyor. Çekimleri iki yıl süren filmde, bu insanların bazen komik
bazen son derece duygusal anlarına tanıklık ediyoruz. Bireyler ile mekân
arasında kurduğu ilişki ise Çevreyolu’nu şehir üzerine yazılmış bir
makaleye dönüştürüyor. Rosi, filmi için en büyük esin kaynağının Italo
Calvino’nun Görünmez Kentler’i olduğunu söylüyor.
Mayınlı Bölge
2013’ün
uluslararası alanda en çok ses getiren Yunan filmi olan Şiddet Güzeli, Alin Taşçıyan’ın
sözleriyle “otoriteyle ve düzenle derdi büyük bir film. Ekonomik krizin ahlaki
yozlaşmayı ve sapkınlıkları tetikleyip beslediğini, kabullenilir hale
getirdiğini gözler önüne seriyor.” Başrolünde İstanbul doğumlu Themis Panou’nun
yer aldığı film, 11 yaşındaki Angeliki’nin kendi doğumgününde neden
gülümseyerek pencereden atlayıp intihar ettiğini anlamaya çalışan, dahası,
kızlarını çabucak unutmayı tercih eden ailesini izliyor.
Altın
Lale Ödüllü Tsai Ming-liang’ın son yıllarda yaptığı en iyi film kabul edilen Sokak Köpekleri, kentli
bir peri masalı, umut ve yoksulluğa dair şiirsel bir trajikomedi... Filmin
kahramanları olan baba ve iki çocuğunu oluk oluk yağmur altında, Taipei’nin
varoşlarından şehir merkezinin sokaklarına doğru izliyoruz. Baba, lüks
sitelerin reklamını taşıyan ayaklı bir reklam panosu. Çocuklar ise bedava
yiyecek bulmak için AVM’leri, süpermarketleri dolaşıyor. Terk edilmiş binalarda
geceliyorlar. Babanın doğumgününde, gizemli bir kadının aralarına katılmasıyla
bu kırık aile genişliyor.
33. İstanbul Film
Festivali’nden 15 Film Önerisi
·
Sesini
Duyuramayanlar İçin (For Those Who Can Tell No Tales)
·
Sıfır
Teorisi (The Zero Theorem)
·
Walesa
·
Sesime
Gel
·
Kürklü
Venüs (Venus in Furs)
·
İnce
Buz, Kara Kömür (Bai ri Yan Huo)
·
Salvo
·
Sokak
Köpekleri (Jiao You)
·
Attila
Marcel
·
Scola
Fellini’yi Anlatıyor
·
Bergman’ın
Evinde
·
Hepimizin
Sevgilisi (Uri Sunhi)
·
Son
Durak Cennet (Terminus Paradis)
·
Riley’nin
Hayatı (Aimer, Boire et Chanter)
·
Çevreyolu
(Sacro Gra)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.