Yeşim
Ustaoğlu’nun Araf (2012) filmi, iki
temel özelliği nedeniyle üzerinde durulmayı ve ilgiyi hak ediyor. Bunlardan
ilki, ne tam anlamıyla sanayi kenti olmuş ne de tarıma dayalı ekonomiden
kurtulmuş, dolayısıyla her ikisinin de özelliklerini taşıyan ve bu karakteri
nedeniyle de melez bir hale bürünmüş bir şehirde (Karabük) yaşayan insanların
özellikle gençlerin varoluş sorunlarına eğilmesi. Şehrin genel karakterine de
uygun olarak arada kalmışlık hissine kapılan gençlerin, yaşadıkları hayatın
monotonluğu ve gelecek kaygısıyla yönlerini tayin edememenin verdiği bir tür diken
üstünde olma halinin daha doğrusu “arafta kalma” halinin somut tezahürlerine
odaklanması. Bu, filmin “tema”sı ve görünen, tartışılan yönü. Diğer bir temel
özelliği ise üzerinde pek durulmayan fakat oldukça önemli olan, hizmet sektörü
işçilerinin çalışma koşullarının zorluğu ve iş yükünün oldukça ağır olması gibi
işçi sınıfının sorunlarını dolaylı da olsa gündeme taşımasıdır.
Filmin
açılışındaki cüruf dökme sekansının oldukça çarpıcı olduğu ileri sürülebilir.
Kadraja giren ve 2060 yazılı olan vagon bir numarayı değil de tarihi imliyor
gibi. Buna istinaden de bilimkurgu tarzında bir film olduğu izlenimi doğuruyor.
Fakat gerçek biraz sonra anlaşılıyor. Devasa vagondan rayların kenarına dökülen
kızgın lav kıvamındaki atık maddeyi izleyen gençlerin bu vaziyet karşısında
küfür ya da argoyla şaşkınlıklarını ifade etmeleri aşina bir tavır olduğu için
bilimkurgu filmi öngörüsünü suya düşürüyor. Bu sahnenin ya da sekansın filmin
konusuyla ilgisi ne olabilir gibi bir soru akıllara geliyor. Hemen bir yorumda bulunmak
zor olsa da, filmin ilerleyen bölümleriyle birlikte, gençlerin kızgın cüruf
misali kaynamakta ve kendilerine bir yön tayin edememenin sıkıntısını duymakta
oldukları izlenimi doğuyor. Bununla birlikte film Karabük’te geçtiği için,
demir-çelik fabrikası atığının çevreye dökülmesinin hem çevre kirliliğine sebep
olduğu hem de fabrikanın verimsiz çalıştığı şeklinde bir yorum da pekâlâ
buradan çıkarılabilir.
Filmi
tartışmaya geçmeden önce Türkçede sık kullanılmayan Araf kelimesinin ne anlama
geldiğine bakmak gerekir. İslam dininde Araf, cennet ile cehennem arasındaki
tepenin adıdır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme
giremeyenlerin bekletildikleri yer olarak bilinen Araf'ın Kuran’daki tasviri
şöyledir:“İki taraf arasında bir engel ve burçlar (Araf) üstünde hepsini
yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere, 'Selam size' derler ki
bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) şiddetle arzu edip umanlardır”. Dinsel
bir terim olan Araf, filmdeki gençlerin bir çeşit arada kalmışlık hallerine,
geleceğin belirsizliğine ve yönünü tayin edememenin doğurduğu sıkıntıların
somutlaşmış durumuna işaret etmektedir. Bu belirsizlikten çıkış yolu olarak ise
yaşadıkları şehri terk etmeyi yegâne çare olarak düşünmektedirler. Şiddetle
arzu edilen, umulan fakat henüz gerçekleşmeyen bir hayalden önceki bir tür
bekleme odası niteliğindedir Araf, hem dinsel anlamıyla hem de filmdeki
anlamıyla.
Türkiye’nin
belli başlı birkaç şehri dışında yaşayan insanların en büyük hayali, daha iyi
bir hayat kurmak amacıyla, yaşadıkları şehri bir gün terk ederek, daha gelişmiş
ve her türlü imkâna sahip bir şehre yerleşmektir. Bu kadim hayale Araf’ta da rastlıyoruz. Televizyon
programlarıyla zengin olma hayalinin bir adım ötede, ulaşılması hiç de zor
olmayan bir imkân gibi sunulduğu, gençlerle ebeveynler arasındaki kuşak
farkından doğan çatışmaların adeta çıkmaz bir sokak olarak görüldüğü ortamda,
zengin olma ve yaşadığı hayatı değiştirme hayali tek çıkış yolu olarak
algılanıyor. Üstelik çözülmesi zor ailevi sorunların da gençlerin başka bir
yaşam tahayyül etmelerine sebep oluyor. Tabii kapitalist kültürün pırıltılı ve
ihtişamlı bir yaşamı yücelten ideolojik dayatmaları da gençleri cezbeden bir
unsur oluyor.
Araf’ın iki temel
özelliğinden birisi olarak tespit ettiğimiz, hizmet sektörü işçilerinin çalışma
şartlarının dolaylı da olsa gündeme gelmesi oldukça önemlidir. Türk
Sineması’nda sınıf eksenli filmler oldukça sınırlı olduğu gibi, belirli bir
sektör emekçilerinin sorunlarına yakından bakan filmler de oldukça azdır. Araf’a bu açıdan bakıldığında, filmin
temel sorunsalına ilaveten emekçi kesimin yaşadığı zorlukları dolaylı da olsa
işlemesi hasebiyle üzerinde durulmalıdır. Yirmi dört saatlik çalışma süresi ve
vardiya sisteminin çalışanlar üzerindeki etkilerinin başarıyla resmedildiği,
insanların neredeyse yarı uykulu olarak çalışmak zorunda kaldıkları filmde
herhangi bir patronaj baskısı ya da çalışma koşullarına dair açık bir yakınma
olmasa da sektör emekçilerinin sorunları bariz olarak gösteriliyor. Zehra’nın arkadaşının
bulaşık yıkarken sinirlenmesi ve artık gücünün yetmediği bir aşamaya geldiğinin
gösterilmesi çalışma koşulları hakkında önemli ipuçları verir.
Filmdeki
temel karakterler, otoban kenarında kurulmuş olan ve bir çeşit dinlenme tesisi
olarak adlandırılabilecek devasa büyüklükteki bir mekânda çalışan gençler ve bu
tesiste zaman zaman mola veren kamyon şoförüdür. Dinlenme tesisinde zaman
sürekli akıp gider ama değişen bir şey yoktur. Gençlerin hayalleri vardır ama
gerçekleşeceğine olan inançları tam değildir. Bu monotonlukta genç kızın kamyon
şoförüne âşık olması ve ona âşık iş arkadaşını yüzüstü bırakması filmin
anlatısının çerçevesini çizer.
Araf’ın görsel üslubu
şehre ve yaşanan hayatlara paralel biçimdedir. Sürekli olarak gri ve soluk renklerin
kullanılması, sanayi kenti görüntüsünün isli ve donuk görüntüsünü resmettiği
gibi gençlerin genelde mutsuz, karamsar ve belirsizlik içindeki yaşamlarını
karakterize etmektedir. Zehra’nın gözünden, seyahat halindeyken fabrika
bacalarının gösterilmesi sanayileşmeye, buna paralel olarak çevre kirliliğine
ve üstelik insanın yabancılaşmasına dairdir. Kamyon şoförünün gözünden karlı
yolları ve yol üstündeki trafiği gösteren öznel çekimlere karşıt olarak
yalnızlığa işaret eden genel çekimler ile karakterlerin iç dünyalarına bir nevi
ışık tutan yakın planlar filmin görsel yönetiminin ayırt edici
özelliklerindendir.
Yeşim
Ustaoğlu filmini değerlendirirken, makro planda, Araf’ın bugünün hikâyesi olduğunu, arada kalmışlık hissinin ve
gerçeğinin hikâyesi olduğunu vurgular. Kapitalist sistemin sorgulanmadan kabul
edilişini, çevreye, doğaya verdiği zararların görmezden gelinişini ve özellikle
bu dengesiz sistemin insanı nasıl değiştirip/dönüştürdüğünü buna karşılık
olarak da insanların tepkisizliğini eleştirir. Bu çerçevede, mikro planda,
insanların arada kalmışlık hallerini vurgulamak için böyle bir film çektiğini
belirtir. Ustaoğlu’nun, ön plana çıkardığı kapitalizm eleştirisinin, filmden
çıkarılabilecek bir sonuç olduğu ve bu manada hedefi tutturduğu görülüyor.
Geleceğin belirsizliği, insanların mevcut yaşamlarından memnuniyetsizliği,
doğanın kirlenmesi karşısındaki kayıtsızlık, çalışma koşullarının zorluğu ve
gerçekleşebilmesi yalnızca bir hayal olan lüks yaşam özlemi Ustaoğlu tarafından
başarıyla işlenen unsurlar. Fakat filmin iki temel özelliğinden biri olarak
tespit ettiğimiz, hizmet sektörü emekçilerinin çalışma koşullarının ağırlığı
bariz olarak işlense kapitalizm eleştirisinin sömürü ayağı da tamamlanmış
olurdu.
Araf, bütünsel olarak
değerlendirildiğinde, filmin ikinci bölümündeki Olgun’un hapse girmesine sebep
olan eylemlerinin ve sürecin biraz muğlâk kalması ve tuvalette çocuk düşürme
bölümünün görece uzunluğu gibi bazı yavaş ilerleyen ve belirsizlikler taşıyan
sekanslar dışında oldukça akıcı olduğu ileri sürülebilir. Görüntü yönetiminin
etkileyiciliği, oyuncuların performansının oldukça iyi olması ve filmin ikinci
bölümünün görece hızlandırılması sonucu bazı muğlâklıkların oluşmasına rağmen
filmin amacına ulaştığı söylenebilir. Buna karşılık temel karakterlerin
Araf’tan kurtulamadıkları da gün gibi aşikârdır.
Hasan
Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.